Konsantrasyon İçin Bazı Temel Tavsiyeler
Ders çalışma sırasında konsantre olamamak ve dikkati yeterince toplayamamak çok sayıda öğrencinin en önemli sorunu. Şüphesiz konsantrasyonu artırmak için önerilen çeşitli teknikler var. Ancak Virginia Politeknik Üniversitesi ve Eyalet Üniversitesi öğretim üyeleri bu konu için, öğrencilerin öncelikle iki önemli konuyu tekrar gözden geçirmelerini öneriyorlar. Bu temel tavsiyeler sizin için aşağıda sıralanmıştır;
1. Kendinize sadece ders çalışmak için uygun bir ortam oluşturun!
A. Kendiniz için ders çalışabileceğiniz bir yer (veya yerler) bulun. Bu yer örneğin kampüsteki veya okuldaki bir kütüphane, boş bir sınıf, öğrenci merkezinde sessiz bir köşe, veya evinizde kendi yatak odanız vb. bir yer olabilir.
B. Kendiniz için sadece çalışma amaçlı kullanacağınız özel bir yer hazırlayın. Bu özel yerde olduğunuzda, içinizde çalışma isteğinizi harekete geçirecek bir alışkanlık oluşturmalısınız. Dolayısıyla bu özel yeri arkadaşlarınızla sohbet etmek, müzik dinlemek, mektup yazmak veya boş hayaller kurmak için kullanmayın.
C. Ders çalışmak için seçtiğiniz yerin aşağıda belirtilen özellikleri size sunduğundan emin olun;
Aydınlık olmalı,
Havalandırması bulunmalı,
Rahat bir sandalye olmalı (ama çok da rahat olmamalı),
Ders çalışma materyalleri için yeterince geniş bir masa mevcut olmalı.
D. Ders çalışmak için seçtiğiniz yerde aşağıda belirtilen özellikler kesinlikle olmamalı;
İştirak etmek istediğiniz bir başka faaliyet görüş alanınız içinde olmamalı,
Yakında telefon bulunmamalı,
Yakınınızda duyabileceğiniz yüksek sesli bir yayın olmamalı,
Televizyon olmamalı,
Yanınızda çok konuşan veya konuşmayı seven bir arkadaşınız bulunmamalı,
Yakında içi harika yiyecek alternatifleriyle dolu bir buzdolabı bulunmamalı.
2. Çalışmalarınızı küçük ve kısa vadeli hedeflere bölünüz.
A. Kendiniz için amaçsız ve “Cumartesi gününü tamamen ders çalışmaya ayırdım!” gibi geniş ve belirsiz hedefler koymayın. Bu tip hedefler sizi başarısız kılmaktan ve cesaretinizi kırmaktan başka bir işe yaramazlar.
B. Belli bir zaman dilimini ders çalışmak için ayırın ve bu zaman diliminde kendiniz için ulaşabileceğiniz hedefler koyun. Örneğin, “Matematikten 10 tane problem çözeceğim, hazırlamam gereken İngilizce projenin taslağını hazırlayacağım ve fizik dersinden 7. konuyu tekrar edeceğim” gibi belirli hedefler koyabilirsiniz.
C. Hedefinizi ders çalışmak için oturduğunuzda, ders çalışmaya başlamadan tespit etmelisiniz. Ancak seçtiğiniz hedef ulaşılabilir olmalı. Zamanınız artarsa seçtiğiniz hedeften daha fazlasını yapmanızda bir sakınca yok. Çok kolay gibi görünse de koyulan hedefe ulaşılması mümkün olmalı.
(Kaynak: www.ucc.vt.edu)
25 Ağustos 2010 Çarşamba
19 Ağustos 2010 Perşembe
2010-11 Türkiye Süper lig 1. hafta
1. HAFTA >>
14 Ağustos 2010 Cumartesi
Gaziantep
0 - 0
Kasımpaşa
Sivasspor
2 - 1
Galatasaray
Eskişehirspor
0 - 0
Genclerbirligi
Bucaspor
0 - 1
Beşiktaş
15 Ağustos 2010 Pazar
Ankaragücü
0 - 2
Trabzonspor
Karabükspor
2 - 1
Manisaspor
Fenerbahçe
4 - 0
MP Antalyaspor
16 Ağustos 2010 Pazartesi
Bursaspor
1 - 0
Konyaspor
İstanbul BB
0 - 2
Kayserispor
Takımlar O G B M A Y Av P
1. Fenerbahçe 1 1 0 0 4 0 4 3
2. Kayserispor 1 1 0 0 2 0 2 3
3. Trabzonspor 1 1 0 0 2 0 2 3
4. Karabükspor 1 1 0 0 2 1 1 3
5. Sivasspor 1 1 0 0 2 1 1 3
6. Beşiktaş 1 1 0 0 1 0 1 3
7. Bursaspor 1 1 0 0 1 0 1 3
8. Eskişehirspor 1 0 1 0 0 0 0 1
9. Gaziantep 1 0 1 0 0 0 0 1
10. Genclerbirligi 1 0 1 0 0 0 0 1
11. Kasımpaşa 1 0 1 0 0 0 0 1
12. Galatasaray 1 0 0 1 1 2 -1 0
13. Manisaspor 1 0 0 1 1 2 -1 0
14. Bucaspor 1 0 0 1 0 1 -1 0
15. Konyaspor 1 0 0 1 0 1 -1 0
Spor Toto Süper Lig'de ilk hafta maçlarına göre, en genç yaş ortalamasına sahip takım Gençlerbirliği, en yaşlı ekip ise Beşiktaş oldu..
Ligde ilk haftada oynanan müsabakalarda oynayan futbolcuların yaş ortalaması 27,03 olurken, 14 oyuncusuna şans veren Gençlerbirliği, Eskişehirspor karşısında 25 yaş ortalamasıyla mücadele etti.
Bu ortalama ile ligin en genç ekibi olan Gençlerbirliği'ni, 25,36 yaş ortalamasına sahip Kayserispor ve 25,86 ile Eskişehirspor takip etti.
Ligin ilk maçında Bucaspor'a karşı 29,14 yaş ortalamasıyla mücadele eden Beşiktaş ise ilk haftada en yaşlı takım olurken, siyah beyazlı ekibi Sivasspor (29) ve Medical Park Antalyaspor (28,79) takip etti.
İlk haftada oynanan müsabakalarda Kayserispor'un kalecisi 37 yaşındaki Souleymanou Hamidou en yaşlı oyuncu olurken, tecrübeli kaleciyi, Beşiktaş'tan İbrahim Üzülmez (36), Bursasporlu Ivankov (35), Beşiktaş'ın yeni transferi Guti ile Ankaragücü'nden Zewlakow (34) izledi.
En genç oyuncular 18'er yaşındaki Konyasporlu Ali Dere ile Gaziantespor'dan Orhan Gülle. Bu oyuncuları 19'ar yaşındaki Batuhan Karadeniz, Alper Potuk (Eskişehirspor), Mahmut Boz (Gençlerbirliği), Özgür Çek (Ankaragücü) ve Emre Çolak (Galatasaray) takip etti.
İlk haftada takımların yaş ortalamaları şöyle:
Takım Ortalama
Beşiktaş 29,14
Sivasspor 29
Medical Park Antalyaspor 28,79
Kardemir Karabükspor 27,86
Bursaspor 27,64
Galatasaray 27,43
Konyaspor 27,21
Ankaragücü 27,14
Bucaspor 27
Gaziantepspor 26,93
Kasımpaşa 26,71
Fenerbahçe 26,71
Manisaspor 26,57
İstanbul B.B. 26,29
Trabzonspor 25,93
Eskişehirspor 25,86
Kayserispor 25,36
Gençlerbirliği 25
Yeni transferleri en çok hangi takım oynattı?
Spor Toto Süper Lig'de ilk hafta oynanan müsabakalarda ligin yeni ekiplerinden Bucaspor ve Konyaspor'da, geçen sezonun kadrolarından ikişer futbolcu oynama şansı buldu..
Ligdeki ilk haftada 18 takım da 3'er değişiklik hakkını kullandı ve forma giyen oyuncu sayısı 252 oldu.
Takımlar toplam 101 yeni transferine forma verirken, Bucaspor ve Konyaspor 12'şer yeni oyuncuyla mücadele etti.
İlk haftada Beşiktaş'ı ağırlayan Bucaspor'da geçen sezon forma giyen oyunculardan Erkan, ilk onbirde oynama şansı bulurken, Sercan daha sonra oyuna dahil oldu. Sarı lacivertli ekipte 5'i yabancı 12 yeni transfer ter döktü.
Ligin diğer yeni ekibi Konyaspor'da teknik direktör Ziya Doğan, son şampiyon Bursaspor karşısında ilk 11'de hiç eski oyuncusuna şans vermezken, Erdal Kılıçaslan ve Ali Dere sonradan oyuna dahil oldu.
Kardemir Karabükspor ve Ankaragücü de 9'ar yeni oyuncusuyla sahada yer aldı. Başkent temsilcisinde geçen sezon kiralık olarak forma giyen Roguy Meye, Hürriyet Gücer, Adem Koçak ile Özgür Çek bu sezon sarı lacivertli ekibin bu sezon yeni transferleri olmuşlardı.
Guti ve Quaresma'nın forma giydiği Beşiktaş, Miroslav Stoch ile Caner Erkin'in oynadığı Fenerbahçe ile yeni transferlerinden Arkadiusz Glowacki ile Barış Ataş'a şans veren Trabzonspor, 2'şer oyuncuyla ligin ilk maçında yeni oyunculara en az şans veren ekipler oldu.
Spor Toto Süper Lig'in ilk haftasında takımların oynattığı yeni transfer sayıları şöyle:
Bucaspor, Konyaspor (12), Ankaragücü, Kardemir Karabükspor (9), Antalyaspor (8), Manisaspor (6), Eskişehirspor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Kasımpaşa, Kayserispor, Sivasspor (5), Bursaspor, Galatasaray, İstanbul Büyükşehir Belediyespor (3), Beşiktaş, Fenerbahçe, Trabzonspor (2).
14 Ağustos 2010 Cumartesi
Gaziantep
0 - 0
Kasımpaşa
Sivasspor
2 - 1
Galatasaray
Eskişehirspor
0 - 0
Genclerbirligi
Bucaspor
0 - 1
Beşiktaş
15 Ağustos 2010 Pazar
Ankaragücü
0 - 2
Trabzonspor
Karabükspor
2 - 1
Manisaspor
Fenerbahçe
4 - 0
MP Antalyaspor
16 Ağustos 2010 Pazartesi
Bursaspor
1 - 0
Konyaspor
İstanbul BB
0 - 2
Kayserispor
Takımlar O G B M A Y Av P
1. Fenerbahçe 1 1 0 0 4 0 4 3
2. Kayserispor 1 1 0 0 2 0 2 3
3. Trabzonspor 1 1 0 0 2 0 2 3
4. Karabükspor 1 1 0 0 2 1 1 3
5. Sivasspor 1 1 0 0 2 1 1 3
6. Beşiktaş 1 1 0 0 1 0 1 3
7. Bursaspor 1 1 0 0 1 0 1 3
8. Eskişehirspor 1 0 1 0 0 0 0 1
9. Gaziantep 1 0 1 0 0 0 0 1
10. Genclerbirligi 1 0 1 0 0 0 0 1
11. Kasımpaşa 1 0 1 0 0 0 0 1
12. Galatasaray 1 0 0 1 1 2 -1 0
13. Manisaspor 1 0 0 1 1 2 -1 0
14. Bucaspor 1 0 0 1 0 1 -1 0
15. Konyaspor 1 0 0 1 0 1 -1 0
Spor Toto Süper Lig'de ilk hafta maçlarına göre, en genç yaş ortalamasına sahip takım Gençlerbirliği, en yaşlı ekip ise Beşiktaş oldu..
Ligde ilk haftada oynanan müsabakalarda oynayan futbolcuların yaş ortalaması 27,03 olurken, 14 oyuncusuna şans veren Gençlerbirliği, Eskişehirspor karşısında 25 yaş ortalamasıyla mücadele etti.
Bu ortalama ile ligin en genç ekibi olan Gençlerbirliği'ni, 25,36 yaş ortalamasına sahip Kayserispor ve 25,86 ile Eskişehirspor takip etti.
Ligin ilk maçında Bucaspor'a karşı 29,14 yaş ortalamasıyla mücadele eden Beşiktaş ise ilk haftada en yaşlı takım olurken, siyah beyazlı ekibi Sivasspor (29) ve Medical Park Antalyaspor (28,79) takip etti.
İlk haftada oynanan müsabakalarda Kayserispor'un kalecisi 37 yaşındaki Souleymanou Hamidou en yaşlı oyuncu olurken, tecrübeli kaleciyi, Beşiktaş'tan İbrahim Üzülmez (36), Bursasporlu Ivankov (35), Beşiktaş'ın yeni transferi Guti ile Ankaragücü'nden Zewlakow (34) izledi.
En genç oyuncular 18'er yaşındaki Konyasporlu Ali Dere ile Gaziantespor'dan Orhan Gülle. Bu oyuncuları 19'ar yaşındaki Batuhan Karadeniz, Alper Potuk (Eskişehirspor), Mahmut Boz (Gençlerbirliği), Özgür Çek (Ankaragücü) ve Emre Çolak (Galatasaray) takip etti.
İlk haftada takımların yaş ortalamaları şöyle:
Takım Ortalama
Beşiktaş 29,14
Sivasspor 29
Medical Park Antalyaspor 28,79
Kardemir Karabükspor 27,86
Bursaspor 27,64
Galatasaray 27,43
Konyaspor 27,21
Ankaragücü 27,14
Bucaspor 27
Gaziantepspor 26,93
Kasımpaşa 26,71
Fenerbahçe 26,71
Manisaspor 26,57
İstanbul B.B. 26,29
Trabzonspor 25,93
Eskişehirspor 25,86
Kayserispor 25,36
Gençlerbirliği 25
Yeni transferleri en çok hangi takım oynattı?
Spor Toto Süper Lig'de ilk hafta oynanan müsabakalarda ligin yeni ekiplerinden Bucaspor ve Konyaspor'da, geçen sezonun kadrolarından ikişer futbolcu oynama şansı buldu..
Ligdeki ilk haftada 18 takım da 3'er değişiklik hakkını kullandı ve forma giyen oyuncu sayısı 252 oldu.
Takımlar toplam 101 yeni transferine forma verirken, Bucaspor ve Konyaspor 12'şer yeni oyuncuyla mücadele etti.
İlk haftada Beşiktaş'ı ağırlayan Bucaspor'da geçen sezon forma giyen oyunculardan Erkan, ilk onbirde oynama şansı bulurken, Sercan daha sonra oyuna dahil oldu. Sarı lacivertli ekipte 5'i yabancı 12 yeni transfer ter döktü.
Ligin diğer yeni ekibi Konyaspor'da teknik direktör Ziya Doğan, son şampiyon Bursaspor karşısında ilk 11'de hiç eski oyuncusuna şans vermezken, Erdal Kılıçaslan ve Ali Dere sonradan oyuna dahil oldu.
Kardemir Karabükspor ve Ankaragücü de 9'ar yeni oyuncusuyla sahada yer aldı. Başkent temsilcisinde geçen sezon kiralık olarak forma giyen Roguy Meye, Hürriyet Gücer, Adem Koçak ile Özgür Çek bu sezon sarı lacivertli ekibin bu sezon yeni transferleri olmuşlardı.
Guti ve Quaresma'nın forma giydiği Beşiktaş, Miroslav Stoch ile Caner Erkin'in oynadığı Fenerbahçe ile yeni transferlerinden Arkadiusz Glowacki ile Barış Ataş'a şans veren Trabzonspor, 2'şer oyuncuyla ligin ilk maçında yeni oyunculara en az şans veren ekipler oldu.
Spor Toto Süper Lig'in ilk haftasında takımların oynattığı yeni transfer sayıları şöyle:
Bucaspor, Konyaspor (12), Ankaragücü, Kardemir Karabükspor (9), Antalyaspor (8), Manisaspor (6), Eskişehirspor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği, Kasımpaşa, Kayserispor, Sivasspor (5), Bursaspor, Galatasaray, İstanbul Büyükşehir Belediyespor (3), Beşiktaş, Fenerbahçe, Trabzonspor (2).
9 Ağustos 2010 Pazartesi
Anılarla Atatürk - 2
ATATÜRK VE KİN
Atatürk, bir işi yaparken fayda ve zararını sadece kendisi açısından değerlendiren insanların bencil olduğunu düşünürdü. Asıl olan insanların yaptığım iş başkalarına ve özellikle benden sonra geleceklere ne kazandırır veya ne kaybettirir, diye düşünebilmeleridir. Bu anlayış insanları bencillikten uzaklaştırır, ufkun ötesini görmelerini sağlayarak başkaları için bir şeyler yapmanın zevkine onları ulaştırır. İnsanların bencil, kinci ve bağnaz olmalarında bu düşünceden yoksunluk vardır. Aşağıdaki olayda görevini yapmadığından dolayı evlatlarının zarar göreceğini düşünmeyen babayla, kendini o görevlinin evlatlarını düşünmek zorunda hisseden gerçek baba Atatürk’ün anlayış farkını yansıtmaktadır.
Atatürk’ün asla kini yoktur. Bir kimseye ne kadar kızarsa kızsın, bir süre sonra affeder, olanları unutur, bir daha duymak bile istemezdi. Bu yüzden civarındakilerden birçokları zaman zaman gözden düşer, sonra yeniden affedilir, yeniden eski mevkiini alırdı. Fakat, asla göz yummadığı şey, bir kimsenin ekmeğiyle oynanmasıydı.
Yeni harflerin kullanılmasının kararlılıkla takip edildiği dönemde bir seyahati esnasında bir hükümet bürosuna girdi. Açtığı bir defterde bir deste eski harflerle yazılmış notlar ve kağıtlar buldu. Defterin sahibi yaşlı bir memurdu.
Atatürk, hayatında ender rastlanan bir hiddetle memurdan başladı, amirde bitirdi, hepsini kovdu. Dışarı çıkarken de:
- Bunlar mikroptur, efendim! Milli bünyenin iyiliği namına temizlenmeli!... diye bağırdı.
Akşam oldu, vilayet konağında bir ziyafet vardı. Bir aralık söz yine yeni harflere geldi. Atatürk, valiye sordu:
- Bugünkü yobazlara ne yaptın?
Vali:
- Görevlerine son verdim, paşam. Esasen ücretli hizmetlilerdi.
Atatürk durakladı, sonra usulca:
- O olmadı işte!... dedi. Bu adam, kabahatli, muhakkak!... Fakat, çoluğunun çocuğunun suçu ne? Onları aç bırakmaya hakkımız yok. Onu görevine usulca iade et!... Biz adamları cezalandırmalıyız, ama ekmekle oynamak doğru değildir!...
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.325-326
HACER NİNE
Türk kadını vatana hizmette, asla erkeğinden geri kalmamış, hatta ondan ileri olmuştur. Göz bebeği evlatlarını vatan uğrunda şehit vermeyi şereflerin en yücesi kabul edip, acılarını içine gömmesini bilmiştir. O, kimi zaman kocasını ve evlatlarını cepheye gönderip evinin nafakasını tek başına çıkaran, kimi zaman cephane taşıyan, kimi zaman yaralıların yaralarını saran, kimi zaman da cephede bizzat savaşan kahramanlık, sevgi ve şefkatin temsilcisi Türk anasıdır. Aşağıdaki anekdotun kahramanı “Hacer Nine” de kocasını, evlatlarını ve torunlarını şehit vermiş, şehitlerin sevgisini, Atatürk sevgisiyle özdeşleştiren yüce Türk kadınının temsilcisidir.
Hacer Nine yine bunalmıştı. İçi içine sığmıyordu. Beş gözlü evinin içi yine birkaç gündür zindan kesilmişti. Düşündükçe yüreği yerinden kopuyordu. Yetmiş yaşındaki bu kimsesizlik ona büsbütün koymuştu.
Kocasını Yemen’de kaybetmişti. Bir oğlu Balkanlarda, ikisi de çöllerde kalmıştı. Bir gelini ile üç torunu vardı. Gelini hastalıktan öldü, torunlarının biri de Büyük Muharebede şehit düştü. Birisi İkinci İnönü’den dönmedi.
En son torununu da Sakarya’ya gönderdi. Bir gün haber aldı ki en son delikanlısı da Duatepe Muharebesinde öteki ağalarının yanına göçüp gitmişti.
Çok ağladı. Fakat, Sakarya Savaşı kazanıldı haberi gelince ağlaması durdu, gülmeye başladı.
Ondan sonra vakit vakit böyle bunalırdı. Ve her bunalışında çarıklarını çeker, değneğini alır, Ankara’nın yolunu tutardı. Bu sefer de öyle yaptı. Saatlerce yürüdükten sonra ikindide Ankara’ya geldi, doğruca gitti, Büyük Millet Meclisi’nin kapısı önünde durup çömeldi.
Aradan biraz vakit geçti, sordular:
- Nine, ne istiyorsun?
- Hiç, hiçbir şey.
- Ya neden burada duruyorsun?
- Onun gözlerini görmek için çıkmasını bekliyorum.
- O dediğin kim?
- Gazi Paşa.
Sonunda hikayesini anlattı ve dedi ki:
- İşte böyle, ara sıra çok bunaldıkça buraya gelirim. O, Millet Meclisi’nden çıkarken gözlerine bakarım. Mavi gözbebeklerinde bütün şehitlerimin gözlerini görür gibi olurum. Son içime bir ferahlık dolar, kalkar köyüme giderim.
İşte siperlerde evlat, torun gömmüş Türk Ninesi buna derler.
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.29-30
ATATÜRK’ÜN EŞİTLİK ANLAYIŞI
Çağdaş insan, görevlerini en verimli biçimde yürüten, mal ve hizmet üretmeyi insanlık onurunun gereği olarak gören, insanları mevkilerine göre değil hizmetlerine göre değerlendirebilen insandır. Atatürk yaşamı boyunca insanları bu esasa göre değerlendirmiş, görevini sorumluluk bilinciyle yürüten insanları hem takdir etmiş, hem de onlara saygı duymuştur.
Atatürk, devlet hizmetinde çalışanların görevleri süresince sevecen, adil olmalarını, keyfi ve zorbalık türü davranışlardan kaçınmalarını istemiştir. İstemekle kalmamış her türlü keyfi uygulamanın karşısında olmuş, özellikle de yöneticileri, hak ve adaletten ayrılmamaları, kendilerine özel muamele gösterilmesini beklememeleri yönünde uyarmıştır. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün ayrıcalıklı muameleye karşı oluşunu yansıtan örneklerden birisidir.
Atatürk, bir gün Dolmabahçe’den gizlice çıkar Topkapı Sarayı Müzesine gelir. Müzeyi gezmek ister. Kendisini kapıcıya tanıtır, fakat kapıcı henüz saat 9 olmadı, memurlar da gelmedi, Atatürk değil, kim olursan ol, bekleyeceksin, der.
Hiç şüphe yok ki, kapıcı Atatürk’ü tanımamış ve bu sözlere birden fazla muhatap bulunduğu için gelenin Atatürk olabileceğine inanmamıştır. Fakat bu anekdotta önemli olan nokta Atatürk’ün kapıcının sert cevabı karşısında ısrar etmeyerek, bir kenara çekilip, saatin 9 olmasını ve memurların gelmesini beklemesidir.
S.A. TERZİOĞLU, Yazılmayan Yönleriyle Atatürk, s.4
ATATÜRK, KENDİSİNE SUİKAST YAPACAK ADAMLA KARŞI KARŞIYA
İnsanların başına gelen felaketlerin çoğunluğu akıllarıyla değil de duygularıyla hareket edip, duygularına esir olmalarındandır. Çünkü, duygularıyla hareket edenler, çoğu kez başkaları tarafından kullanılırlar. Kullanıldıklarını da başına felaket geldiği an anlarlar. Ancak, düşünen, soran, neden, niçin diye araştıran insanlar akıllarını kullanmış olduklarından felaketi önceden görürler ve ona göre hareket ederler. Aşağıdaki anekdot bu anlayışı yansıtan güzel örneklerden birisidir.
İzmir’de hazırlanan o alçakça suikastten sonra, bir gün bize Atatürk şu olayı anlatmıştı:
- Ziya Hurşit’in beni öldürmek için görevlendirdiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunlardan birini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum:
- Sen Mustafa Kemal’i öldürecekmişsin, öyle mi?
- Evet! dedi.
Ben gene sordum:
- Mustafa Kemal, ne yapmış ki onu öldürecektin?
- Fena bir adammış da... Memlekete çok fenalık yapmış!... Sonra, bize onu öldürmek için para da vereceklerdi!...
- Sen Mustafa Kemal’i tanıyor musun?
- Hayır!
- O halde, tanımadığın bir adamı, nasıl öldürecektin?...
- Geçerken işaret edecekler, “Mustafa Kemal, işte budur!” diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.
O zaman cebimden tabancamı çıkararak, kendisine uzattım:
- Mustafa Kemal benim!... Haydi, al eline tabancayı... Öldür!... dedim.
Adam, benden bu cevabı alınca, yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir müddet şaşkın yüzüme baktıktan sonra, dizüstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.114-115
İNGİLİZ KRALI’NA VERİLEN ZİYAFET
Atatürk her ortamda mensubu bulunduğu Türk Milletiyle gurur duyar ve milletin onurunu en iyi şekilde temsil etmeyi görev bilirdi. O asla bu milletin evlatlarının yeteneğinden şüphe etmemiş, olumsuz koşullarla karşılaştığında bile o Türk insanını hep yüceltmiştir. Aşağıdaki anekdot da O’nun yaklaşımının sayısız örneklerinden sadece birisidir.
İngiliz Kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:
- Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!... dedi.
Sonunda İngiliz sofra merasimini bilen bir kişiden öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular... Akşam Kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk’e dönerek:
- Sizi tebrik eder ve size teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim, diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral’a eğilerek:
- Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim,” dedi. Bütün sofradakiler Atatürk’ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da “görevine devam et” emrini verdi.
Ahmet Niyazi BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s186-189
Atatürk, bir işi yaparken fayda ve zararını sadece kendisi açısından değerlendiren insanların bencil olduğunu düşünürdü. Asıl olan insanların yaptığım iş başkalarına ve özellikle benden sonra geleceklere ne kazandırır veya ne kaybettirir, diye düşünebilmeleridir. Bu anlayış insanları bencillikten uzaklaştırır, ufkun ötesini görmelerini sağlayarak başkaları için bir şeyler yapmanın zevkine onları ulaştırır. İnsanların bencil, kinci ve bağnaz olmalarında bu düşünceden yoksunluk vardır. Aşağıdaki olayda görevini yapmadığından dolayı evlatlarının zarar göreceğini düşünmeyen babayla, kendini o görevlinin evlatlarını düşünmek zorunda hisseden gerçek baba Atatürk’ün anlayış farkını yansıtmaktadır.
Atatürk’ün asla kini yoktur. Bir kimseye ne kadar kızarsa kızsın, bir süre sonra affeder, olanları unutur, bir daha duymak bile istemezdi. Bu yüzden civarındakilerden birçokları zaman zaman gözden düşer, sonra yeniden affedilir, yeniden eski mevkiini alırdı. Fakat, asla göz yummadığı şey, bir kimsenin ekmeğiyle oynanmasıydı.
Yeni harflerin kullanılmasının kararlılıkla takip edildiği dönemde bir seyahati esnasında bir hükümet bürosuna girdi. Açtığı bir defterde bir deste eski harflerle yazılmış notlar ve kağıtlar buldu. Defterin sahibi yaşlı bir memurdu.
Atatürk, hayatında ender rastlanan bir hiddetle memurdan başladı, amirde bitirdi, hepsini kovdu. Dışarı çıkarken de:
- Bunlar mikroptur, efendim! Milli bünyenin iyiliği namına temizlenmeli!... diye bağırdı.
Akşam oldu, vilayet konağında bir ziyafet vardı. Bir aralık söz yine yeni harflere geldi. Atatürk, valiye sordu:
- Bugünkü yobazlara ne yaptın?
Vali:
- Görevlerine son verdim, paşam. Esasen ücretli hizmetlilerdi.
Atatürk durakladı, sonra usulca:
- O olmadı işte!... dedi. Bu adam, kabahatli, muhakkak!... Fakat, çoluğunun çocuğunun suçu ne? Onları aç bırakmaya hakkımız yok. Onu görevine usulca iade et!... Biz adamları cezalandırmalıyız, ama ekmekle oynamak doğru değildir!...
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.325-326
HACER NİNE
Türk kadını vatana hizmette, asla erkeğinden geri kalmamış, hatta ondan ileri olmuştur. Göz bebeği evlatlarını vatan uğrunda şehit vermeyi şereflerin en yücesi kabul edip, acılarını içine gömmesini bilmiştir. O, kimi zaman kocasını ve evlatlarını cepheye gönderip evinin nafakasını tek başına çıkaran, kimi zaman cephane taşıyan, kimi zaman yaralıların yaralarını saran, kimi zaman da cephede bizzat savaşan kahramanlık, sevgi ve şefkatin temsilcisi Türk anasıdır. Aşağıdaki anekdotun kahramanı “Hacer Nine” de kocasını, evlatlarını ve torunlarını şehit vermiş, şehitlerin sevgisini, Atatürk sevgisiyle özdeşleştiren yüce Türk kadınının temsilcisidir.
Hacer Nine yine bunalmıştı. İçi içine sığmıyordu. Beş gözlü evinin içi yine birkaç gündür zindan kesilmişti. Düşündükçe yüreği yerinden kopuyordu. Yetmiş yaşındaki bu kimsesizlik ona büsbütün koymuştu.
Kocasını Yemen’de kaybetmişti. Bir oğlu Balkanlarda, ikisi de çöllerde kalmıştı. Bir gelini ile üç torunu vardı. Gelini hastalıktan öldü, torunlarının biri de Büyük Muharebede şehit düştü. Birisi İkinci İnönü’den dönmedi.
En son torununu da Sakarya’ya gönderdi. Bir gün haber aldı ki en son delikanlısı da Duatepe Muharebesinde öteki ağalarının yanına göçüp gitmişti.
Çok ağladı. Fakat, Sakarya Savaşı kazanıldı haberi gelince ağlaması durdu, gülmeye başladı.
Ondan sonra vakit vakit böyle bunalırdı. Ve her bunalışında çarıklarını çeker, değneğini alır, Ankara’nın yolunu tutardı. Bu sefer de öyle yaptı. Saatlerce yürüdükten sonra ikindide Ankara’ya geldi, doğruca gitti, Büyük Millet Meclisi’nin kapısı önünde durup çömeldi.
Aradan biraz vakit geçti, sordular:
- Nine, ne istiyorsun?
- Hiç, hiçbir şey.
- Ya neden burada duruyorsun?
- Onun gözlerini görmek için çıkmasını bekliyorum.
- O dediğin kim?
- Gazi Paşa.
Sonunda hikayesini anlattı ve dedi ki:
- İşte böyle, ara sıra çok bunaldıkça buraya gelirim. O, Millet Meclisi’nden çıkarken gözlerine bakarım. Mavi gözbebeklerinde bütün şehitlerimin gözlerini görür gibi olurum. Son içime bir ferahlık dolar, kalkar köyüme giderim.
İşte siperlerde evlat, torun gömmüş Türk Ninesi buna derler.
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.29-30
ATATÜRK’ÜN EŞİTLİK ANLAYIŞI
Çağdaş insan, görevlerini en verimli biçimde yürüten, mal ve hizmet üretmeyi insanlık onurunun gereği olarak gören, insanları mevkilerine göre değil hizmetlerine göre değerlendirebilen insandır. Atatürk yaşamı boyunca insanları bu esasa göre değerlendirmiş, görevini sorumluluk bilinciyle yürüten insanları hem takdir etmiş, hem de onlara saygı duymuştur.
Atatürk, devlet hizmetinde çalışanların görevleri süresince sevecen, adil olmalarını, keyfi ve zorbalık türü davranışlardan kaçınmalarını istemiştir. İstemekle kalmamış her türlü keyfi uygulamanın karşısında olmuş, özellikle de yöneticileri, hak ve adaletten ayrılmamaları, kendilerine özel muamele gösterilmesini beklememeleri yönünde uyarmıştır. Aşağıdaki anekdot Atatürk’ün ayrıcalıklı muameleye karşı oluşunu yansıtan örneklerden birisidir.
Atatürk, bir gün Dolmabahçe’den gizlice çıkar Topkapı Sarayı Müzesine gelir. Müzeyi gezmek ister. Kendisini kapıcıya tanıtır, fakat kapıcı henüz saat 9 olmadı, memurlar da gelmedi, Atatürk değil, kim olursan ol, bekleyeceksin, der.
Hiç şüphe yok ki, kapıcı Atatürk’ü tanımamış ve bu sözlere birden fazla muhatap bulunduğu için gelenin Atatürk olabileceğine inanmamıştır. Fakat bu anekdotta önemli olan nokta Atatürk’ün kapıcının sert cevabı karşısında ısrar etmeyerek, bir kenara çekilip, saatin 9 olmasını ve memurların gelmesini beklemesidir.
S.A. TERZİOĞLU, Yazılmayan Yönleriyle Atatürk, s.4
ATATÜRK, KENDİSİNE SUİKAST YAPACAK ADAMLA KARŞI KARŞIYA
İnsanların başına gelen felaketlerin çoğunluğu akıllarıyla değil de duygularıyla hareket edip, duygularına esir olmalarındandır. Çünkü, duygularıyla hareket edenler, çoğu kez başkaları tarafından kullanılırlar. Kullanıldıklarını da başına felaket geldiği an anlarlar. Ancak, düşünen, soran, neden, niçin diye araştıran insanlar akıllarını kullanmış olduklarından felaketi önceden görürler ve ona göre hareket ederler. Aşağıdaki anekdot bu anlayışı yansıtan güzel örneklerden birisidir.
İzmir’de hazırlanan o alçakça suikastten sonra, bir gün bize Atatürk şu olayı anlatmıştı:
- Ziya Hurşit’in beni öldürmek için görevlendirdiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunlardan birini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum:
- Sen Mustafa Kemal’i öldürecekmişsin, öyle mi?
- Evet! dedi.
Ben gene sordum:
- Mustafa Kemal, ne yapmış ki onu öldürecektin?
- Fena bir adammış da... Memlekete çok fenalık yapmış!... Sonra, bize onu öldürmek için para da vereceklerdi!...
- Sen Mustafa Kemal’i tanıyor musun?
- Hayır!
- O halde, tanımadığın bir adamı, nasıl öldürecektin?...
- Geçerken işaret edecekler, “Mustafa Kemal, işte budur!” diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.
O zaman cebimden tabancamı çıkararak, kendisine uzattım:
- Mustafa Kemal benim!... Haydi, al eline tabancayı... Öldür!... dedim.
Adam, benden bu cevabı alınca, yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir müddet şaşkın yüzüme baktıktan sonra, dizüstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.
N.A. BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s.114-115
İNGİLİZ KRALI’NA VERİLEN ZİYAFET
Atatürk her ortamda mensubu bulunduğu Türk Milletiyle gurur duyar ve milletin onurunu en iyi şekilde temsil etmeyi görev bilirdi. O asla bu milletin evlatlarının yeteneğinden şüphe etmemiş, olumsuz koşullarla karşılaştığında bile o Türk insanını hep yüceltmiştir. Aşağıdaki anekdot da O’nun yaklaşımının sayısız örneklerinden sadece birisidir.
İngiliz Kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:
- Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!... dedi.
Sonunda İngiliz sofra merasimini bilen bir kişiden öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular... Akşam Kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk’e dönerek:
- Sizi tebrik eder ve size teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim, diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral’a eğilerek:
- Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim,” dedi. Bütün sofradakiler Atatürk’ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da “görevine devam et” emrini verdi.
Ahmet Niyazi BANOĞLU, Nükte ve Fıkralarla Atatürk, s186-189
Anılarla Atatürk - 1
KÖY AĞASININ SİLAHLIĞI
Türk kültür değerlerine yabancılaşmış olan Osmanlı yönetici ve aydınları, Türkçe’nin yok olması pahasına ülkede Arapça’nın bilim, Farsça’nın edebiyat dili olarak kullanılmasına izin vermişlerdir. Bu durum bir taraftan eğitimin yaygınlaşmasını önleyip halkın cehaletine neden olmuş, diğer taraftan kendi halkından kopuk, onun değerlerini küçümseyen, Arap kültürünün ürünü olmayan her şeyi küfür kabul eden, Arab’ın kendisini de dilini de kutsal gören yobaz bir aydın tipinin doğmasına neden olmuştur.
Bu aydın tipinin Cumhuriyetin ilk yıllarındaki temsilcileri; Türkçeyi zenginleştirerek bilim ve kültür dili yapmak, sadeleştirerek halkla aydın arasındaki kopukluğu gidermek amacıyla yapılan dil devrimine, Türkçe’nin yetersiz olduğu savıyla karşı çıkmışlardır. Oysa onlar, yapısı itibarıyla Türkçe’nin, dünyanın en zengin dillerinden birisi olduğunu bilmekteydiler. Ancak, Arap kültürüne tutsaklıkları ve Arapça’yı bilme imtiyazlarını kaybetmek istememeleri gerçekleri söylemelerini engelliyordu. Aşağıdaki anekdotta ikiyüzlülerin dil konusundaki ilkel yaklaşım anlayışlarını Atatürk oldukça ilginç bir şekilde dile getirmektedir.
“Arabınkini Arab’a, Aceminkini Acem’e geri verirsek, bize uzun kollu bir Buhara hırkasından başka bir şey kalmaz.”
Buhara hırkasını nedense hor gösteren bu söz, Meşrutiyet devrinde sayılı birkaç dilseverin, dilimizde denemek istedikleri tasfiye (arıtma) işini, Türkçe için bir yıkım sayan ünlü bir yazarımızın sözüdür.
Dil devrimi başladığı sıralarda da aydınlarımızın çoğu bu kuruntuda idi.
Türk’ün anayurttan ayrıldığı zaman dil varlığını uzun kollu bir hırkaya benzetenlerin bu mantık zavallılığına Atatürk acırdı. O, Türk’ün her şeyine inandığı gibi dilinin de yeterliğine, enginliğine sonsuz bir inanç beslerdi. “Tarihin akışını oradan oraya çevirmiş, yer yer bunca uygarlık ocakları kurmuş bir ulusun dili bu denli yoksul olabilir mi idi?” diye soruyor ve sözünü aşağı yukarı şöyle tamamlıyordu: "Araplarla tanışıncaya dek Türk’ün devlet, hükümet, hukuk, adalet gibi uygar kavramlara; şeref, namus, insaf, vicdan gibi yüksek duygulara birer ad vermemiş olması düşünülebilir mi? Belli ki her ulusta görüldüğü üzere Türk’ün de tarihte gaflet anları olmuş, birçok varlıklarına ve bu arada diline de bakmaz olmuştur. Biz şimdi ulusal benliğimize kavuştuğumuz gibi öz dilimize de kavuşacağız.”
Atatürk bir ulusun dil varlığı bakımından, aslında bu denli yoksul olamayacağını bir örnekle belirtmek için şu öyküyü sık sık anlatırdı:
“Vaktiyle zengin bir köy ağası şehirde hamama gitmiş. Yıkanmış... Kurulanmış... Giyinmek için bohçasına el attığı zaman bir de bakmış ki silahlığından başka her şeyi çalınmış. Başlamış hamamcılardan hesap sormaya.
Hamamcılar ağanın şantaj yaptığını, yoksa çalınan çarpılan bir şey olmadığını ileri sürmüşler. Bunun üzerine o da silahlığını çıplak beline geçirerek ortaya çıkmış ve şöyle haykırmış: “Görenler Allah için söylesin, ben buraya bu kılıkta gelebilir miydim?”
Atatürk öyküsüne şunu da katardı:
- Ağanın hamama çıplak gelmediğine herkesin aklı yattı ama, Türk’ün yurdundan dilsiz çıkmadığına hala akıl erdiremeyen gafiller vardır.
A.H. PAR, M.A. ÖNEN, Atatürk’ü Anlamak, s.119-120
ZÜLÜFLÜ İSMAİL PAŞA
Osmanlı yöneticilerinin halktan kopukluğunu halkın cehaletinin, yoksulluğunun ve ezilmişliğinin en önemli nedeni olarak gören Atatürk; Cumhuriyet yöneticilerinin halkla iç içe olan, halkın sorunlarını halkın gözüyle görebilen, kendi kusurlarını halkın eksiği saymayan, eksikliklerinin özeleştirisini yapabilen akılcı, ilkeli, çağdaş ve hepsinden önemlisi halkını seven halkın mutluluğunu kendi mutluluğu olarak görebilen insanlar olmasını istemiştir.
Atatürk, sık sık yurt gezilerine çıkmış, halkla iç içe olmuş, halkın koşullarını, beklentilerini ve yapabileceklerini halkın gözüyle görmüş ve önemli devrimleri bu çerçevede yapmıştır. Bazılarının ileri sürdüğü gibi O, devrimleri halka rağmen değil, yüzyıllardır halkın kutsal değerlerini sömüren, halkın cehaletin ve yoksulluğundan beslenen halk düşmanı yobazlara rağmen yapmıştır. O’nun gerçekçiliğini ve halkın sorunlarına bakış açısını aşağıdaki anekdot çok güzel yansıtmaktadır.
Antalya’ya gidiş Yozgat’tan dönüş, kar, kış...
Çankaya Köşkü’nün rahat ve sıcak salonlarına dönüşte Mustafa Kemal çevresindekilere şu hikayeyi anlatır:
“Biz Harbiye’de öğrenci iken, okulun sobaları yanmazdı. Bütün kış, titreşir dururduk. Nihayet bir gün arkadaşlar beni müdüre çıkarmak için seçtiler. Müdür, Zülüflü İsmail Paşa adında bir saray adamı idi. Müsaade aldık, huzura çıktık; önce Padişaha sonra müdüre dualarımızı arz ettik. Nihayet, maksada geldik, işi anlatmak istedik. Ama müdür, daha ilk cümlelerde kükredi: Ne soğuğu be nankörler! Padişah nimeti gözünüze dizinize dursun. Görmüyor musunuz? Sobalar nasıl gürül gürül yanıyor. Defolun buradan! Gerçekten, müdürün sobası gürül gürül yanıyordu. Müdür, buram buram terliyordu, sıcaktan göğsünü bağrını açmıştı ve zannediyordu ki, bütün okulun sobaları da böyle yanar... Çocuklar, biz bu Çankaya Köşkü’nde, bazen, galiba bu Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi aldatıyoruz...”
İşte Mustafa Kemal sadece gerçekçi değil, özeleştiriden çekinmeyen açık sözlü bir gerçekçi idi.
Zaman zaman gerçekten, kendini çevresinde esen havaya kaptırmayan lider yoktur. Bütün liderlerin yaşamlarında bir an gelir ki, liderle gerçeklerin arasına, her liderin bilinç altında yaşayan beşeri içgüdülerinin hatta beşeri zaaflarının perdesi girebilir. Ama, gerçek lider odur ki, yapay olan, iğreti olan perdenin arkasında kalmaz ve eriyip gitmez.
Noelle ROGER, Olaylar ve Atatürk, s.39
ATATÜRK VE KÖYLÜ
Yüzyıllar, Türk halkı içerisinde en çok Türk köylüsünün ezilmişliğine tanıklık etmiştir. Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür diyen Atatürk, köylünün ihmal edilmişliğini bir türlü kabullenememiştir. Yapılmış olan haksızlıkları 1 Mart 1922’de Meclis’te yaptığı bir konuşmada şöyle dile getirmiştir.
“Efendiler!... Yedi yüzyıldan beri dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık he zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik, küstahlık ve zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu soylu sahibin önünde büyük bir utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım.”
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Atatürk bu sözlerinin takipçisi olmuştur. O yokluk yıllarında devlet bütçesinin yarısını oluşturan aşar vergisini kaldırarak köylüyü vergi yükünden kurtarmış, örnek çiftlikler kurmak, ucuz kredi vermek, tohum dağıtmak, üretime yönelik eğitimi köylünün ayağına götürmek gibi hizmetlerle de yüzyılların haksızlıklarını biraz olsun gidermek için çalışmıştır. Aşağıdaki anekdot Türk köylüsünün o günkü durumunu ve Atatürk’ün bakış açısını yansıtan örneklerden biridir.
Atatürk, sık sık memleketi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile, işçi, sanatkar, esnaf ile konuşur; memleketin derdini arar bulur, meclise getirir, milletvekillerinden, bakanlardan hesap sorardı.
İşte böyle yurt gezilerinden birinde Orta Anadolu’da tarlasında çift süren bir çiftçi ile karşılaşmıştır.
- Kolay gele, bereketli ola ağa.
- Allah razı olsun bey
- Hayrola ağa, öküzün teki ne oldu?
- Devlete borcumuz vardı bey, icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık, koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.
- “Sağlık olsun ağa” diyerek konuşmasını kısa kesmiştir.
Çiftçinin adı Halil Ağa idi. Atatürk’ün yanındakiler, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Salih Bozok, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede, Emir Subayı Resuhi Bey, daha birkaç yakını vardı. Yürüyorlardı. Atatürk düşünceli idi. Salih Bozok’u yanına çağırdı. Salih, yarın sabah git, Halil Ağayı bul, bana getir. Benim kim olduğumu sorarsa, bizim bey seni bir kahve içmeye çağırıyor de.
Ertesi gün Salih Bozok, Halil Ağa’yı bulmuş Atatürk’ün yanına getirmiştir. Atatürk ayağa kalkarak; “Buyur Halil Ağa” deyip bir sandalye göstermiştir. Zamanın başbakanı İsmet İnönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk Halil Ağa’ya dönerek: “Halil Ağa, anlat şu vergi işini bir daha” demişti.
Halil Ağa, vergi borcunu, icrayı, satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk kaşlarını çatarak, İsmet Paşa ve Şükrü Kaya’ya dönerek; “Arkadaşlar, biz İstiklal Savaşı’nı Halil Ağa’nın öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaleti, vatandaşı böyle mi koruyacağız, gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz.”
Halil Ağa “Sen Atatürk Paşamsın galiba, beni bağışla, kusur ettim” diye yalvaracak oldu.
“Sana güle güle Halil Ağa, sen bizim gözümüzü açtın” diye Halil Ağa’yı ayakta uğurlamıştı. Atatürk Türk Köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır.
Noelle ROGER, Olaylar ve Atatürk, s.41-42
SEVGİSİNİ KAYBETMEKTE NE ANLAM VAR?
Türk insanı duygu insanıdır. Hep sevmek ve sevilmek ister, yeter ki birisine inansın, birisini sevsin o sevgi onda ölümsüzleşir. Türk, Atasını da böyle sevdi, O’nu duygularında canlandırdığı şekliyle gönlüne resmetti. Zihninde O’nu yüceltebildiği kadar yüceltti. Atatürk de yaşamı boyunca bu sevginin getirdiği sorumluluğun bilinciyle hareket etti. Türk insanının mutluğunu kendi mutluluğu olarak gördü.
Aşağıdaki anekdot Türk insanının kendisine hizmet edenlere bakışını ve Atatürk’ün bu bakış açısına yaklaşımını gösteren güzel bir örnektir.
Bir gün Çankaya yöresinde bir köylü evine gitmiştik. Evde ihtiyar bir köylü karısı ile oturuyordu. Bize ikram edilen kahveleri içerken Atatürk bana köylü ile konuşmamı söyledi. Köylüye ilk aklıma geleni sordum.
- Sen Gazi’yi tanır mısın?
İhtiyar beni saçma bir soru sormuşum gibi küçümseyerek süzdü:
- Gazi’yi tanımayan var mı ki, dedi ve ekledi:
- Ben görmedim ama, her hafta Hacı Bayram Camii şerifinde Cuma namazı kılarmış. Taa göbeğine kadar sakalları varmış. Melek gibi, nur yüzlü, peygamber gibi mübarek bir ihtiyarmış...
Gülmemi zor tutarak Atatürk’ün genç ve tıraşlı yüzüne baktım. O, kaşlarını çatarak kendisini tanıtmamamı emretti. Dışarı çıktığımız zaman da güldü ve:
- Varsın, dedi, o öyle bilsin. Gerçeği öğrenmek belki biçarenin hayalini yıkar, onun hayalindeki şirin sakallıyı öldürüp de sevgisini kaybetmenin ne anlamı var.
Hadi BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.87-88
ATATÜRK’TEN BİR VEFA ÖRNEĞİ
Atatürk kişisel yaşamında arkadaşlık ve dostluğa büyük önem vermiştir. Yaşamı boyunca birçok dostu olmuş, bunların arasında farklı ırktan ve dinden insanlar da bulunmuştur. Arkadaşlarından kimileriyle uzun yıllar görüşmese de onlara olan vefa duygusunu hiçbir zaman yitirmemiştir. Aşağıdaki anı Atatürk’ün vefa duygusunu ve ırkçılıktan uzak insancıl anlayışını yansıtmaktadır.
Mustafa Kemal’in dostları arasında İğneciyan adında bir de Ermeni vatandaş vardı. Zengin bir kişidir. Sık sık Mustafa Kemal’i Şişli’deki evinde ziyaret etmekte ve kendisine birçok yardımlarda bulunmaktadır.
Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten sonra bir Ermeni örgütü ile ilgisi olduğu iddiasıyla İğneciyan’ı tutuklayıp Malta’ya sürüyorlar. Tüm servetine el konuluyor.
İğneciyan Malta’dan döndükten sonra üzerinde bir elbisesinden başka hiçbir şeyi olmayan fakir bir kişi durumundadır. Bir de kızı vardır. Yedikule’de bir gecekonduya sığınmışlardır.
Atatürk zaferi kazanmış, devlet başkanı olmuştur. Devrimler için geceli gündüzlü çalışmaktadır.
Atatürk 1927’de ilk kez İstanbul’a gelmiştir. Bu İğneciyan için iyi bir fırsattır. Hem dostunu görmek, hem de uğradığı haksızlığı anlatmak için doğruca Dolmabahçe sarayına gider. İlgili memura başvurur:
- Ben, Gazi hazretlerini görmek istiyorum.
- Sen kimsin?
- Ben İğneciyan... Gazi’nin eski bir dostuyum, arkadaşıyım.
Memur, İğneciyan’ı baştan aşağı süzer. Kılık kıyafeti pek güven verici değildir. Bir bahane uydurarak atlatır. Birkaç kez daha başvurur, fakat sonuç alamaz.
Bir gün de kızını alıp birlikte saraya giderler. O gün sarayın önünde olağanüstü bir hal vardır. Motor sesleri, sağa sola koşturan insanlar. Bu, Gazi’nin bir geziye çıkacağına işarettir.
Polisler ve muhafızlar oradan uzaklaşması için İğneciyan’a işaret ederler. O sırada Gazi de Saray’dan çıkmıştır. Etrafındaki insan çemberi arasında otomobiline doğru ilerlemektedir.
O anda İğneciyan’ın kızı fırlayarak insan çemberini yarıp Gazi’nin karşısına sokulur. Gazi sorar:
- Kim bu kız?
Kız cevap verir:
- Ben İğneciyan’ın kızıyım.
- Nerede baban?
- Dışarıda bekliyor, sokmuyorlar...
Gazi hemen emir verir. İğneciyan’ı huzuruna alırlar. İki dost özlem içinde kucaklaşırlar. İğneciyan başından geçenleri anlatır. Gazi’nin gözleri dolu dolu olur. Emir verir. Gerekli soruşturma yapılır. İğneciyan’ın haklı olduğu anlaşılır ve alınan malları geri verilir.
Yıl 1938... Kasım’ın 12’si... Atatürk’ün acı kaybına dayanamayan İğneciyan üzüntüsünden ölür.
Bu ölümlü dünyanın en güzel şeyi karşılıklı vefalardır.
Hadi BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.65-66
Türk kültür değerlerine yabancılaşmış olan Osmanlı yönetici ve aydınları, Türkçe’nin yok olması pahasına ülkede Arapça’nın bilim, Farsça’nın edebiyat dili olarak kullanılmasına izin vermişlerdir. Bu durum bir taraftan eğitimin yaygınlaşmasını önleyip halkın cehaletine neden olmuş, diğer taraftan kendi halkından kopuk, onun değerlerini küçümseyen, Arap kültürünün ürünü olmayan her şeyi küfür kabul eden, Arab’ın kendisini de dilini de kutsal gören yobaz bir aydın tipinin doğmasına neden olmuştur.
Bu aydın tipinin Cumhuriyetin ilk yıllarındaki temsilcileri; Türkçeyi zenginleştirerek bilim ve kültür dili yapmak, sadeleştirerek halkla aydın arasındaki kopukluğu gidermek amacıyla yapılan dil devrimine, Türkçe’nin yetersiz olduğu savıyla karşı çıkmışlardır. Oysa onlar, yapısı itibarıyla Türkçe’nin, dünyanın en zengin dillerinden birisi olduğunu bilmekteydiler. Ancak, Arap kültürüne tutsaklıkları ve Arapça’yı bilme imtiyazlarını kaybetmek istememeleri gerçekleri söylemelerini engelliyordu. Aşağıdaki anekdotta ikiyüzlülerin dil konusundaki ilkel yaklaşım anlayışlarını Atatürk oldukça ilginç bir şekilde dile getirmektedir.
“Arabınkini Arab’a, Aceminkini Acem’e geri verirsek, bize uzun kollu bir Buhara hırkasından başka bir şey kalmaz.”
Buhara hırkasını nedense hor gösteren bu söz, Meşrutiyet devrinde sayılı birkaç dilseverin, dilimizde denemek istedikleri tasfiye (arıtma) işini, Türkçe için bir yıkım sayan ünlü bir yazarımızın sözüdür.
Dil devrimi başladığı sıralarda da aydınlarımızın çoğu bu kuruntuda idi.
Türk’ün anayurttan ayrıldığı zaman dil varlığını uzun kollu bir hırkaya benzetenlerin bu mantık zavallılığına Atatürk acırdı. O, Türk’ün her şeyine inandığı gibi dilinin de yeterliğine, enginliğine sonsuz bir inanç beslerdi. “Tarihin akışını oradan oraya çevirmiş, yer yer bunca uygarlık ocakları kurmuş bir ulusun dili bu denli yoksul olabilir mi idi?” diye soruyor ve sözünü aşağı yukarı şöyle tamamlıyordu: "Araplarla tanışıncaya dek Türk’ün devlet, hükümet, hukuk, adalet gibi uygar kavramlara; şeref, namus, insaf, vicdan gibi yüksek duygulara birer ad vermemiş olması düşünülebilir mi? Belli ki her ulusta görüldüğü üzere Türk’ün de tarihte gaflet anları olmuş, birçok varlıklarına ve bu arada diline de bakmaz olmuştur. Biz şimdi ulusal benliğimize kavuştuğumuz gibi öz dilimize de kavuşacağız.”
Atatürk bir ulusun dil varlığı bakımından, aslında bu denli yoksul olamayacağını bir örnekle belirtmek için şu öyküyü sık sık anlatırdı:
“Vaktiyle zengin bir köy ağası şehirde hamama gitmiş. Yıkanmış... Kurulanmış... Giyinmek için bohçasına el attığı zaman bir de bakmış ki silahlığından başka her şeyi çalınmış. Başlamış hamamcılardan hesap sormaya.
Hamamcılar ağanın şantaj yaptığını, yoksa çalınan çarpılan bir şey olmadığını ileri sürmüşler. Bunun üzerine o da silahlığını çıplak beline geçirerek ortaya çıkmış ve şöyle haykırmış: “Görenler Allah için söylesin, ben buraya bu kılıkta gelebilir miydim?”
Atatürk öyküsüne şunu da katardı:
- Ağanın hamama çıplak gelmediğine herkesin aklı yattı ama, Türk’ün yurdundan dilsiz çıkmadığına hala akıl erdiremeyen gafiller vardır.
A.H. PAR, M.A. ÖNEN, Atatürk’ü Anlamak, s.119-120
ZÜLÜFLÜ İSMAİL PAŞA
Osmanlı yöneticilerinin halktan kopukluğunu halkın cehaletinin, yoksulluğunun ve ezilmişliğinin en önemli nedeni olarak gören Atatürk; Cumhuriyet yöneticilerinin halkla iç içe olan, halkın sorunlarını halkın gözüyle görebilen, kendi kusurlarını halkın eksiği saymayan, eksikliklerinin özeleştirisini yapabilen akılcı, ilkeli, çağdaş ve hepsinden önemlisi halkını seven halkın mutluluğunu kendi mutluluğu olarak görebilen insanlar olmasını istemiştir.
Atatürk, sık sık yurt gezilerine çıkmış, halkla iç içe olmuş, halkın koşullarını, beklentilerini ve yapabileceklerini halkın gözüyle görmüş ve önemli devrimleri bu çerçevede yapmıştır. Bazılarının ileri sürdüğü gibi O, devrimleri halka rağmen değil, yüzyıllardır halkın kutsal değerlerini sömüren, halkın cehaletin ve yoksulluğundan beslenen halk düşmanı yobazlara rağmen yapmıştır. O’nun gerçekçiliğini ve halkın sorunlarına bakış açısını aşağıdaki anekdot çok güzel yansıtmaktadır.
Antalya’ya gidiş Yozgat’tan dönüş, kar, kış...
Çankaya Köşkü’nün rahat ve sıcak salonlarına dönüşte Mustafa Kemal çevresindekilere şu hikayeyi anlatır:
“Biz Harbiye’de öğrenci iken, okulun sobaları yanmazdı. Bütün kış, titreşir dururduk. Nihayet bir gün arkadaşlar beni müdüre çıkarmak için seçtiler. Müdür, Zülüflü İsmail Paşa adında bir saray adamı idi. Müsaade aldık, huzura çıktık; önce Padişaha sonra müdüre dualarımızı arz ettik. Nihayet, maksada geldik, işi anlatmak istedik. Ama müdür, daha ilk cümlelerde kükredi: Ne soğuğu be nankörler! Padişah nimeti gözünüze dizinize dursun. Görmüyor musunuz? Sobalar nasıl gürül gürül yanıyor. Defolun buradan! Gerçekten, müdürün sobası gürül gürül yanıyordu. Müdür, buram buram terliyordu, sıcaktan göğsünü bağrını açmıştı ve zannediyordu ki, bütün okulun sobaları da böyle yanar... Çocuklar, biz bu Çankaya Köşkü’nde, bazen, galiba bu Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi aldatıyoruz...”
İşte Mustafa Kemal sadece gerçekçi değil, özeleştiriden çekinmeyen açık sözlü bir gerçekçi idi.
Zaman zaman gerçekten, kendini çevresinde esen havaya kaptırmayan lider yoktur. Bütün liderlerin yaşamlarında bir an gelir ki, liderle gerçeklerin arasına, her liderin bilinç altında yaşayan beşeri içgüdülerinin hatta beşeri zaaflarının perdesi girebilir. Ama, gerçek lider odur ki, yapay olan, iğreti olan perdenin arkasında kalmaz ve eriyip gitmez.
Noelle ROGER, Olaylar ve Atatürk, s.39
ATATÜRK VE KÖYLÜ
Yüzyıllar, Türk halkı içerisinde en çok Türk köylüsünün ezilmişliğine tanıklık etmiştir. Türkiye’nin gerçek sahibi ve efendisi, gerçek üretici olan köylüdür diyen Atatürk, köylünün ihmal edilmişliğini bir türlü kabullenememiştir. Yapılmış olan haksızlıkları 1 Mart 1922’de Meclis’te yaptığı bir konuşmada şöyle dile getirmiştir.
“Efendiler!... Yedi yüzyıldan beri dünyanın çeşitli ülkelerine göndererek, kanlarını akıttığımız, kemiklerini topraklarında bıraktığımız ve yedi yüzyıldan beri emeklerini ellerinden alıp savurduğumuz ve buna karşılık he zaman aşağılama ve alçaltma ile karşılık verdiğimiz ve bunca özveri ve bağışlarına karşı iyilik bilmezlik, küstahlık ve zorbalıkla uşak durumuna indirmek istediğimiz bu soylu sahibin önünde büyük bir utanç ve saygıyla gerçek durumumuzu alalım.”
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Atatürk bu sözlerinin takipçisi olmuştur. O yokluk yıllarında devlet bütçesinin yarısını oluşturan aşar vergisini kaldırarak köylüyü vergi yükünden kurtarmış, örnek çiftlikler kurmak, ucuz kredi vermek, tohum dağıtmak, üretime yönelik eğitimi köylünün ayağına götürmek gibi hizmetlerle de yüzyılların haksızlıklarını biraz olsun gidermek için çalışmıştır. Aşağıdaki anekdot Türk köylüsünün o günkü durumunu ve Atatürk’ün bakış açısını yansıtan örneklerden biridir.
Atatürk, sık sık memleketi dolaşan bir liderdi. Çiftçi ile, işçi, sanatkar, esnaf ile konuşur; memleketin derdini arar bulur, meclise getirir, milletvekillerinden, bakanlardan hesap sorardı.
İşte böyle yurt gezilerinden birinde Orta Anadolu’da tarlasında çift süren bir çiftçi ile karşılaşmıştır.
- Kolay gele, bereketli ola ağa.
- Allah razı olsun bey
- Hayrola ağa, öküzün teki ne oldu?
- Devlete borcumuz vardı bey, icra kapımızı çalınca çaresiz kaldık, koca öküzü satıp borcumuzu ödedik.
- “Sağlık olsun ağa” diyerek konuşmasını kısa kesmiştir.
Çiftçinin adı Halil Ağa idi. Atatürk’ün yanındakiler, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Salih Bozok, Kılıç Ali, Hüsrev Gerede, Emir Subayı Resuhi Bey, daha birkaç yakını vardı. Yürüyorlardı. Atatürk düşünceli idi. Salih Bozok’u yanına çağırdı. Salih, yarın sabah git, Halil Ağayı bul, bana getir. Benim kim olduğumu sorarsa, bizim bey seni bir kahve içmeye çağırıyor de.
Ertesi gün Salih Bozok, Halil Ağa’yı bulmuş Atatürk’ün yanına getirmiştir. Atatürk ayağa kalkarak; “Buyur Halil Ağa” deyip bir sandalye göstermiştir. Zamanın başbakanı İsmet İnönü de salonda bulunuyordu ve olanlardan habersizdi. Atatürk Halil Ağa’ya dönerek: “Halil Ağa, anlat şu vergi işini bir daha” demişti.
Halil Ağa, vergi borcunu, icrayı, satılan öküzünü tekrar anlattı. Atatürk kaşlarını çatarak, İsmet Paşa ve Şükrü Kaya’ya dönerek; “Arkadaşlar, biz İstiklal Savaşı’nı Halil Ağa’nın öküzünü icra yoluyla satalım diye yapmadık. Bu memlekette adaleti, vatandaşı böyle mi koruyacağız, gerekirse vergi borcu ertelenebilir. Köylünün çift sürdüğü öküzü elinden alınmaz.”
Halil Ağa “Sen Atatürk Paşamsın galiba, beni bağışla, kusur ettim” diye yalvaracak oldu.
“Sana güle güle Halil Ağa, sen bizim gözümüzü açtın” diye Halil Ağa’yı ayakta uğurlamıştı. Atatürk Türk Köylüsünün borcu konusunda çok titiz davranmıştır.
Noelle ROGER, Olaylar ve Atatürk, s.41-42
SEVGİSİNİ KAYBETMEKTE NE ANLAM VAR?
Türk insanı duygu insanıdır. Hep sevmek ve sevilmek ister, yeter ki birisine inansın, birisini sevsin o sevgi onda ölümsüzleşir. Türk, Atasını da böyle sevdi, O’nu duygularında canlandırdığı şekliyle gönlüne resmetti. Zihninde O’nu yüceltebildiği kadar yüceltti. Atatürk de yaşamı boyunca bu sevginin getirdiği sorumluluğun bilinciyle hareket etti. Türk insanının mutluğunu kendi mutluluğu olarak gördü.
Aşağıdaki anekdot Türk insanının kendisine hizmet edenlere bakışını ve Atatürk’ün bu bakış açısına yaklaşımını gösteren güzel bir örnektir.
Bir gün Çankaya yöresinde bir köylü evine gitmiştik. Evde ihtiyar bir köylü karısı ile oturuyordu. Bize ikram edilen kahveleri içerken Atatürk bana köylü ile konuşmamı söyledi. Köylüye ilk aklıma geleni sordum.
- Sen Gazi’yi tanır mısın?
İhtiyar beni saçma bir soru sormuşum gibi küçümseyerek süzdü:
- Gazi’yi tanımayan var mı ki, dedi ve ekledi:
- Ben görmedim ama, her hafta Hacı Bayram Camii şerifinde Cuma namazı kılarmış. Taa göbeğine kadar sakalları varmış. Melek gibi, nur yüzlü, peygamber gibi mübarek bir ihtiyarmış...
Gülmemi zor tutarak Atatürk’ün genç ve tıraşlı yüzüne baktım. O, kaşlarını çatarak kendisini tanıtmamamı emretti. Dışarı çıktığımız zaman da güldü ve:
- Varsın, dedi, o öyle bilsin. Gerçeği öğrenmek belki biçarenin hayalini yıkar, onun hayalindeki şirin sakallıyı öldürüp de sevgisini kaybetmenin ne anlamı var.
Hadi BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.87-88
ATATÜRK’TEN BİR VEFA ÖRNEĞİ
Atatürk kişisel yaşamında arkadaşlık ve dostluğa büyük önem vermiştir. Yaşamı boyunca birçok dostu olmuş, bunların arasında farklı ırktan ve dinden insanlar da bulunmuştur. Arkadaşlarından kimileriyle uzun yıllar görüşmese de onlara olan vefa duygusunu hiçbir zaman yitirmemiştir. Aşağıdaki anı Atatürk’ün vefa duygusunu ve ırkçılıktan uzak insancıl anlayışını yansıtmaktadır.
Mustafa Kemal’in dostları arasında İğneciyan adında bir de Ermeni vatandaş vardı. Zengin bir kişidir. Sık sık Mustafa Kemal’i Şişli’deki evinde ziyaret etmekte ve kendisine birçok yardımlarda bulunmaktadır.
Mustafa Kemal Anadolu’ya geçtikten sonra bir Ermeni örgütü ile ilgisi olduğu iddiasıyla İğneciyan’ı tutuklayıp Malta’ya sürüyorlar. Tüm servetine el konuluyor.
İğneciyan Malta’dan döndükten sonra üzerinde bir elbisesinden başka hiçbir şeyi olmayan fakir bir kişi durumundadır. Bir de kızı vardır. Yedikule’de bir gecekonduya sığınmışlardır.
Atatürk zaferi kazanmış, devlet başkanı olmuştur. Devrimler için geceli gündüzlü çalışmaktadır.
Atatürk 1927’de ilk kez İstanbul’a gelmiştir. Bu İğneciyan için iyi bir fırsattır. Hem dostunu görmek, hem de uğradığı haksızlığı anlatmak için doğruca Dolmabahçe sarayına gider. İlgili memura başvurur:
- Ben, Gazi hazretlerini görmek istiyorum.
- Sen kimsin?
- Ben İğneciyan... Gazi’nin eski bir dostuyum, arkadaşıyım.
Memur, İğneciyan’ı baştan aşağı süzer. Kılık kıyafeti pek güven verici değildir. Bir bahane uydurarak atlatır. Birkaç kez daha başvurur, fakat sonuç alamaz.
Bir gün de kızını alıp birlikte saraya giderler. O gün sarayın önünde olağanüstü bir hal vardır. Motor sesleri, sağa sola koşturan insanlar. Bu, Gazi’nin bir geziye çıkacağına işarettir.
Polisler ve muhafızlar oradan uzaklaşması için İğneciyan’a işaret ederler. O sırada Gazi de Saray’dan çıkmıştır. Etrafındaki insan çemberi arasında otomobiline doğru ilerlemektedir.
O anda İğneciyan’ın kızı fırlayarak insan çemberini yarıp Gazi’nin karşısına sokulur. Gazi sorar:
- Kim bu kız?
Kız cevap verir:
- Ben İğneciyan’ın kızıyım.
- Nerede baban?
- Dışarıda bekliyor, sokmuyorlar...
Gazi hemen emir verir. İğneciyan’ı huzuruna alırlar. İki dost özlem içinde kucaklaşırlar. İğneciyan başından geçenleri anlatır. Gazi’nin gözleri dolu dolu olur. Emir verir. Gerekli soruşturma yapılır. İğneciyan’ın haklı olduğu anlaşılır ve alınan malları geri verilir.
Yıl 1938... Kasım’ın 12’si... Atatürk’ün acı kaybına dayanamayan İğneciyan üzüntüsünden ölür.
Bu ölümlü dünyanın en güzel şeyi karşılıklı vefalardır.
Hadi BESLEYİCİ, Atamız Atatürk, s.65-66
8 Ağustos 2010 Pazar
Öğrencilerin Derse Katılımını Sağlama Yolları
Öğrencilerin Derse Katılımını Sağlama Yolları
Öğretim ortamında öğrencilerin ilgisini çekmenin ve bunu sürdürmenin sırrı öğrenci katılımını sağlamaktır. Bunu gerçekleştirme yollarını aşağıda vermeye çalıştık:
Düz anlatım, halen en çok kullanılan öğretim yöntemi olmaya devam ediyor. Bazı kişiler bu yöntemle, özellikle öğretmen dersi çok iyi anlatırsa, çok şey öğrenebilir. Anlatıma dayalı derslerin bir çok yararı var: bilgileri etkili şekilde iletir, kalabalık sınıflarda iletişim kurmak için en iyi yoldur, heves - bağlılık - heyecan gibi güçlü duyguları uyandırabilir.
Ancak, bu yöntemin bazı önemli sorunları da vardır. Birçok kişi sunu ne kadar dinamik veya eğlendirici olursa olsun pasif şekilde dinlerken öğrenmeyebilir.
Derslerde öğrenci katılımını arttırdığınız zaman, aynı zamanda öğrencilerin dikkatlerini çekmiş, içeriği açıklığa kavuşturmuş, fikirleri bireysel durumlara uygun hale getirmiş, kavramaya yardımcı olmuş olursunuz. Sonuç olarak, öğrenciler daha fazla öğrenir.
1. Görsel ve işitsel materyal kullanın
Öğrenme işlemine katılan duyu organı sayısı ne kadar fazla ise o kadar iyi öğrenir ve o kadar geç unuturuz. Öğrendiklerimizin çoğunu ise gözlerimiz yardımıyla öğreniriz.
2. Soru sormalarını isteyerek öğrencileri cesaretlendirin
Öğrencileri ciddiye alın ve dikkatle dinleyin.
3. Not alma işlemine rehberlik edin
Not alma işlemine yardım etmenin en kolay yolu, öğrencilere dersin taslağını göstermektir.
4. Tartışmayı teşvik edin
Tartışmaya bir cümle, soru ya da sorunu gündeme getirerek başlayabilirsiniz. Tartışma yöntemleri; 4 ile 6 kişi arasındaki küçük tartışma grupları oluşturarak veya 6 ile 10 kişiden oluşan grubun kendi aralarında tartışıp diğer öğrencilerin bu grubun etrafında çember oluşturarak tartışanları dinlemeleri gibi değişik şekillerde olabilir.
5. Öğrencilerin yazılı olarak katılımını sağlayın
Bir ders öncesinde, sonrasında veya ders sırasında öğrencilerden bir soru, fikir veya görüşe yazılı olarak tepkide bulunmalarını isteyin. Bu yazılı cevap gizli tutulabilir, grupla paylaşılabilir veya öğretmene geri verilebilir. Temel gerekçe, katılımcılara düşüncelerini açıklığa kavuşturmaları ve dersin içeriğini bireyselleştirmelerine yardımcı olmaktır.
6. Bir kavram şeması oluşturun
Bir sunu sırasında veya sonrasında, öğrencilerden dersin temel kavramlarını bir şema şeklinde göstermelerini isteyin. Katılımı sağlama tekniği olarak kavram şeması kullanmak istediğinizde, bunu, öğrencilerin daha dikkatli dinlemelerini sağlamak için, öğrencilere daha önceden bildirin.
7. ‘… öğrendim’ ve ‘…merak ediyorum’ ifadelerini kullanmalarını isteyin
Bu basit cümle tamamlama alıştırması, öğrencilerin öğrendiklerini değerlendirmede sizlere kolaylık sağlar. Cümleler bir ders sırasında veya sonunda yazılabilir, öğrencilere özel olabilir, öğretmene verilebilir veya diğer öğrencilerle paylaşılabilir.
8. Ek çalışmalara rehberlik edin
Ders sonu faaliyetlere ( daha fazla düşünme, okuma, diğer kaynaklar, uygulama, grup çalışması, vb. ) yönelik öneriler getirin
Öğretim ortamında öğrencilerin ilgisini çekmenin ve bunu sürdürmenin sırrı öğrenci katılımını sağlamaktır. Bunu gerçekleştirme yollarını aşağıda vermeye çalıştık:
Düz anlatım, halen en çok kullanılan öğretim yöntemi olmaya devam ediyor. Bazı kişiler bu yöntemle, özellikle öğretmen dersi çok iyi anlatırsa, çok şey öğrenebilir. Anlatıma dayalı derslerin bir çok yararı var: bilgileri etkili şekilde iletir, kalabalık sınıflarda iletişim kurmak için en iyi yoldur, heves - bağlılık - heyecan gibi güçlü duyguları uyandırabilir.
Ancak, bu yöntemin bazı önemli sorunları da vardır. Birçok kişi sunu ne kadar dinamik veya eğlendirici olursa olsun pasif şekilde dinlerken öğrenmeyebilir.
Derslerde öğrenci katılımını arttırdığınız zaman, aynı zamanda öğrencilerin dikkatlerini çekmiş, içeriği açıklığa kavuşturmuş, fikirleri bireysel durumlara uygun hale getirmiş, kavramaya yardımcı olmuş olursunuz. Sonuç olarak, öğrenciler daha fazla öğrenir.
1. Görsel ve işitsel materyal kullanın
Öğrenme işlemine katılan duyu organı sayısı ne kadar fazla ise o kadar iyi öğrenir ve o kadar geç unuturuz. Öğrendiklerimizin çoğunu ise gözlerimiz yardımıyla öğreniriz.
2. Soru sormalarını isteyerek öğrencileri cesaretlendirin
Öğrencileri ciddiye alın ve dikkatle dinleyin.
3. Not alma işlemine rehberlik edin
Not alma işlemine yardım etmenin en kolay yolu, öğrencilere dersin taslağını göstermektir.
4. Tartışmayı teşvik edin
Tartışmaya bir cümle, soru ya da sorunu gündeme getirerek başlayabilirsiniz. Tartışma yöntemleri; 4 ile 6 kişi arasındaki küçük tartışma grupları oluşturarak veya 6 ile 10 kişiden oluşan grubun kendi aralarında tartışıp diğer öğrencilerin bu grubun etrafında çember oluşturarak tartışanları dinlemeleri gibi değişik şekillerde olabilir.
5. Öğrencilerin yazılı olarak katılımını sağlayın
Bir ders öncesinde, sonrasında veya ders sırasında öğrencilerden bir soru, fikir veya görüşe yazılı olarak tepkide bulunmalarını isteyin. Bu yazılı cevap gizli tutulabilir, grupla paylaşılabilir veya öğretmene geri verilebilir. Temel gerekçe, katılımcılara düşüncelerini açıklığa kavuşturmaları ve dersin içeriğini bireyselleştirmelerine yardımcı olmaktır.
6. Bir kavram şeması oluşturun
Bir sunu sırasında veya sonrasında, öğrencilerden dersin temel kavramlarını bir şema şeklinde göstermelerini isteyin. Katılımı sağlama tekniği olarak kavram şeması kullanmak istediğinizde, bunu, öğrencilerin daha dikkatli dinlemelerini sağlamak için, öğrencilere daha önceden bildirin.
7. ‘… öğrendim’ ve ‘…merak ediyorum’ ifadelerini kullanmalarını isteyin
Bu basit cümle tamamlama alıştırması, öğrencilerin öğrendiklerini değerlendirmede sizlere kolaylık sağlar. Cümleler bir ders sırasında veya sonunda yazılabilir, öğrencilere özel olabilir, öğretmene verilebilir veya diğer öğrencilerle paylaşılabilir.
8. Ek çalışmalara rehberlik edin
Ders sonu faaliyetlere ( daha fazla düşünme, okuma, diğer kaynaklar, uygulama, grup çalışması, vb. ) yönelik öneriler getirin
Okuma Alışkanlığı
Öğrencilerimize Mutlaka Okuma Alışkanlığı Kazandırmalıyız !
“Gençliğini kitapla beslemeyen milletlerin sonu acıdır.”
OVIDIUS
Çocuklar okudukça okumayı daha çok sever, sevdikçe daha çok okur ve öğrenirler. Okumayı sevmek bir anlamda öğrenmeyi de sevmektir.
Yapılan araştırmalar kitap okumanın çocuğa şu katkıları sağladığını ortaya çıkarmıştır:
· Kelime hazineleri gelişir.
· Düşünme yeteneği ve buna bağlı olarak üretken zekası gelişir.
· Dinleme ve konuşma yeteneği gelişir.
· Okuyup yeni bir şey öğrendikçe merak etmeye ve daha çok okuyup öğrenme arzusu duymaya başlarlar.
“Okumayı öğrenmek sanatların en zorudur.”
TÖMER’ in araştırmasına göre; maalesef Türkiye’ de ilköğretimin ilk beş sınıfına ait ders kitaplarında okutulan kelime ve kavram sayısı sadece 7.260 ...
Ama ABD’ de bu rakam 71.681,
Almanya’ da 70.400,
Japonya’ da 44.224,
İtalya’ da 31.762,
Fransa’ da 30.193,
S. Arabistan’ da 13.579...
Üstelik bizde okutulan 7.260 kelime ve kavramın çoğunun da batı dillerinden alınma olduğu göz önünde bulundurulursa; mutlaka çocuklarımıza kitap okuma alışkanlığı kazandırmak zorundayız. Ne kadar çok kitap okurlarsa o kadar kelime hazineleri genişleyeceği akıllardan çıkarılmamalıdır.
Bazı anne-babalar çocuklarının yalnız ders kitaplarını okumalarını isterler. Dersin dışında kitapları okumanın gereksiz ve zaman kaybı olduğu düşüncesine sahiptirler. Bu tarz anne babalara ders dışında da çocukların kitap okumasının onlar adına çok yararlı olaağını anlatmalıyız. Yalnız ders kitapları okumaya zorlanan çocukların, gençlerin, önce ders kitaplarından daha sonra bütün kitaplardan soğuyabileceğini söylemeli ve sevdiği kitapları okumaya başlayan çocukların zamanla ders kitaplarını da sevmeye başlayacaklarını izah etmeliyiz.
Okumayı çocuklara sevdirip onlara hayat boyu okuma alışkanlığı kazandıracak, en önemli kişiler tabii ki anne babalardan çok siz öğretmenlersiniz. Kitaplara karşı bizim göstereceğimiz ilgi ve yakınlık çocuklarımızı da olumlu yönde etkileyecektir.
a) Kitap ve okumayla ilgili durumumuz:
Mutlaka okuma konusunda duyarlı olmak zorundayız. Çünkü diğer ülkelerle karşılaştırıldığımız zaman durumumuz hiç de iç açıcı değil. Duymak istemeyeceğiniz benim de vermek istemesem de halimizi gözler önüne serme adına vermek zorunda olduğum “kitap ve okumayla ilgili durumumuz”[1]:
* ABD’ de 16.000 kütüphane var.
Ülkemizde 95 kişiye bir kahvehane,
65.000 kişiye bir kütüphane düşüyor.
İngiltere’ de 3508 kişiye,
Belçika’ da 4253 kişiye bir kütüphane düşüyor.
* Türkiye’ de 962 bin kişi halk kütüphanelerine üyeyken,
Bu rakam İran’ da 7 milyon,
Fransa’ da 16 milyon,
Meksika’ da 39 milyon...
* Ülkemiz halk kütüphanelerinde 10 milyon 76 bin kitap varken,
Bu rakam Bulgaristan’ da 46 milyon,
Fransa’ da 78 milyon,
Rusya’ da 739 milyondur.
* Rusya’ da 1000 kişiye 18.000,
Almanya’ da 2.700,
ABD’ de 12.000,
Japonya’ da 1.000,
İspanya’ da 170 kitap düşüyor.
Türkiye’ de bu rakam sadece 7 ’dir.[2]
PİAR’ ın araştırmasına göre :
* Türkiye’ de okuma alışkanlığına sahip kişi sayısı 40.000...
Kitap okuma oranı maalesef ülkemizde 10 binde 8.
* Bir ülkenin kültür bakımından terakkisi, o ülkede bir yılda fert başına tüketilen kağıt miktarıyla ölçülür.
ABD’ de fert başına yılda 390 kilo kağıt tüketilirken,
Avrupa ülkelerinde bu rakam 90 kiloya yakın,
Türkiye’ de ise sadece 20 kilodur.
* ABD’ de bir yılda 72.500 çeşit kitap basılmaktadır.
Eski Sovyetler’ de bu rakam 58.000,
Japonya’ da 42.000,
Fransa’ da 27.000,
Türkiye’ de ise 7.000’ dir.
* Norveç’ te kişi başına yıllık kitap harcaması 140 dolar,
İsviçre’ de 120,
İtalya’ da 45,
Türkiye’ de ise sadece yarım dolardır.
* Türkiye’ de kitap ihtiyaç listesinin 222. sırasında...
Bu rakam Avrupa’ da 18,
Almanya’ da 8...
* Bir Japon yılda 25,
İsveçli 10,
Fransız 7 kitap olurken,
6 Türk yılda 1 kitap okuyor.
* Millî Eğitim Bakanlığı'nın 1993 yılında yaptırdığı bir ankete göre;
Gençlerin % 61'inin son bir ayda hiç kitap okumadığı,
% 13,4'ünün ise bir kitap okuduğu ortaya çıkmıştır.
* Yine yapılan bir araştırmaya göre, ülkemizde okumaya aday ilk grubu oluşturan üniversite gençliğinde okuma oranı % 37,1'dir.
* 1993 yılında yapılan bir başka araştırmaya göre ise, yaz aylarında nüfusu üç yüz binin üzerine çıkan Bodrum'da:
127 kahvehane
230 içkili restoran
103 kafe-bar
12 disko
3 gazino
2 kumarhane
2 kitapçı var.
Açıkça görüldüğü gibi Bodrum'da her şey var, ama kitap yok, kitap okuyan yoktur.
b) Neden az okuyoruz?:
Millî Eğitim Bakanlığı'nın 1993 yılında yaptırdığı bir ankete göre insanımızın okumama sebepleri oran olarak şöyledir:
1-Kitap okuma alışkanlığının olmaması: % 50,2
2-Yeterince zaman bulunamaması: % 16,6
3-Boş zamanlarında yoğun olması: % 10,6
4-Tv, video ve sinemanın tercih edilmesi: % 10,5
5-Kitap fiyatlarının yüksek olması: % 4,6
6-Dersleri sebebiyle okuyamama: % 3,4
7-Diğer sebepler: % 1,9
8-Cevap yok: % 2,27
Görülüyor ki az okumamızın en önemli sebepleri okuma alışkanlığının olmaması, tv, video ve sinemanın kitap okumaya tercih edilmesi. Fakat bu konuda Türkiye'de özellikle belirli kesimler, yıllarca daha çok, kitap fiyatlarının ülkemizde yüksek olmasını en önemli sebep olarak ileri sürmüşlerdir. Halbuki yapılan araştırmalar bunun doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Hem yukarıdaki ankette kitap okumama sebepleri içinde sayılan, kitap fiyatlarının yüksek olması % 4,6 gibi küçük bir oran teşkil etmektedir.
“Okuma zevkini öğrenen,mesut insandır.”
Con HERSEL
Bu yanlış gidişin durdurulmasında en önemli yük biz öğretmenlerin omuzlarındadır. Öğretmen dendiği zaman akla ilk gelen “okuyan insan” dır. Ne yazık ki bu günkü insanımızın en karakteristik bir yanı okumamak ve düşünmemek. Zannediyorum bizi verimsiz hale getiren de işte bu. İstisnaları olsa da bu bir gerçek. Bizim insanımız sene de bir kitap okumaz, bir yerde oturup iki saat düşünmez... Kitap okumayınca da insanın üretkenliğinin artması nasıl sağlanacak. Onun için önce okuma noktasında biz öğretmenlerin öğrencilerimize ve topluma örnek olmamız gerekiyor.
c) Kitap ve okumayla ilgili geçmişteki durumumuz:
Tarihimize baktığımızda “kütüphane kurma, yazma ve okuma konusunda” şu anki üzücü durumumuzdan çok uzak bulunduğumuzu, bizi gururlandıran tablolara şahit olduğumuzu görmekteyiz. O günleri yakalama adına örnek olması için bazılarını paylaşmak istiyorum:
* Bağdat’ a 891 yılında gelen bir seyyah, şehirde yüzden fazla halk kütüphanesinin bulunduğunu yazmıştır. Onunu asırda, Endülüs’ te Halife El-Hakim’ in kurduğu kütüphanede kitap sayısı yarım milyonu buluyordu. Kıyaslama olsun diye bir örnek sunmak istiyorum: Çok bilgili ve kitaplara düşkün olduğu için “Alim Charles” diye şöhret kazanan Fransa Kralı Charles, kurduğu kütüphaneye koyacak 900 kitabı zor bulmuştur.
* İslam dünyasında rekor, bir milyon altı yüz bin kitapla Kahire’ de Halife El-Aziz tarafından kurulan kütüphanedeydi. Bu kitaplardan altı bini matematiğe, on sekiz bini ise hikmete dairdi.
* 10’ uncu yüzyılda, Sahip İbni Abbas gibi hükümdarların kütüphanesindeki kitaplarınsayısı, bütün Avrupa kütüphanelerindeki kitap sayısından daha çoktu. Çin’ deki Ming Huang devrini saymazsak, 8’ inci, 9’ uncu, 10’ uncu ve 11’ inci asırlarda dünyanın hiçbir yerinde böyle bir kitap aşkı olmamıştı. [3]
Çok Okuyanlar;
* Prof. Hilmi Ziya ÜLKEN (1901-1974)
Ayaklarını uyumamak için su dolu kovanın içine sokar, sabaha kadar okurdu.
* Prof. Seyyid KUTUP (1906-1966)
Ortalama günde on saat okurdu.
* Ömer Nasuhi BİLMEN (1884-1972)
“Küçük yaşlarımda elime geçen eserleri bir gecede okuyup bitirirdim. Annem gecenin geç saatlerinde yanıma gelir, islenmiş lambanın camlarını siler, bazen de “Artık yeter, yat!” diye lambaya üflerdi
* İbn-i Sina (980-1037)
“Geceleri hep okumak ve yazmakla meşgul oluyordum. Uyku bastıracak olsa bir bardak bir şey içip açılıyor, yeniden çalışmaya koyuluyordum.”
* Katip ÇELEBİ (17. Asır)
“Mumlar tükenir, güneş doğar, ben hala okurdum. Gözüme uyku girmezdi.”
* Endülüslü İbni Rürd; sürekli kitap okurdu. Hayatında kitap okumadan geçirdiği iki gece vardı: Evlendiği ve babasının öldüğü gece...
* Yavuz Sultan Selim ( 1470-1520)
Ortalama günde sekiz saat okurdu.
Onun yanından hiç ayrılamayan dostu, Hasan Can: “Padişahın elinden kitap hiç eksilmezdi. Daima okurdu uykuya ve yemeğe rağbet etmezdi” demektedir.[4]
d) Heryerde okunabilir
“Zamanım yok, kitap okuyamıyorum” diye söylenenlere; “Her yer,her zaman ve her türlü ortam,okumaya müsaittir,okumak için hiç bir engel yoktur. Okumak için “zamanım yok”,”fırsat bulamıyorum”…diyen kimse, zamanı kullanmayı bilmeyen ve ömrünü boş şeylerle heder eden kimsedir” demektedir Ekrem SAĞIROĞLU.
"Okumak için kendi kendimizden zaman çalmalıyız.”
Prof. Dr. İsmail L. ÇAKAN
Amerika’ nın tanınmış radyo hatibi Dr. Parker Cadman’ ın yaşamına baktığımız zaman her durumda insanların okuyabileceğini gözler önüne sermekte ve okuma adına gösterilen azme çok güzel bir örnek teşkil etmektedir:
On bir yaşında kömür ocaklarına girerek iki kardeşini beslemek zorunda kalan Cadman’ ın on yıl ocaklarda neler yaptığını şöyle anlatırlar:
“Kömür madenlerinde sıradan bir işçi olduğu zamanlarda bile, maden kuyusunun diplerindeki kömürleri arabaya yükleyip, arabanın geri dönmesini bekledikçe bir iki dakikalık aradan istifade eder; derhal kitap çıkarırdı. O daima yanında bir kitap bulundurur ve maden kuyusuna yemek yemeden inmeyi, kitap taşımadan inmeye tercih ederdi. Maden kuyusunun dibi elini bile göremeyecek düzeyde karanlık olduğu için Cadman loş, kirli ve eski bir fenerin başına dikilerek okurdu.
Çünkü bu maden kuyusunun diplerinden kurtulmak için ancak bir çare bulunduğunu biliyordu. Bu da okumaktı. O da maden kuyusu içinde geçirdiği on sene içinde dilenebildiği, yahut ödünç alabildiği her kitabı okudu ve bu kitapların sayısı bini aştı. Bu çocuğun ilerlemesinde hayret edilecek bir şey yok. On sene sonra kolej sınavlarını verecek derecede kültürünü ve bilgisini yükseltmiş, sınavları verirken ödüller kazanmış ve Londra’ nın Richmond Kolejinden ilmi bir paye kazanmıştır.”[5]
e) Okumanın buluşlardaki payı;
Baktığımız zaman mucitlerin bile okumaya borçlu ve okumaya muhtaç olduklarını görmekteyiz, meşhur mucitlerin çoğu, kitaplardan öğrendikleri bilgilerle buluşlarını gerçekleştirmişlerdir.
* Telefonu icad eden Bell, bu fikri Alman yazar Helmholtz’ un sesle ilgili bir eserinden almıştır.
*Uçağı icad eden Writght Kardeşler, bu fikri yine bir kitaptan almıştır.
*Elektriğin babası Faraday, bir kimya kitabından ilham almıştır.
*Henry Ford, otomobil yapma fikrini bir Fransız yazarın ziraat dergisinde yayınlanan makalesinden almıştır...
1] Ünal, a.g.e., s.37,38,39,40,41
3] Ünal, İbrahim, Kitap tiryakiliği, Sim yayınılık, Ankara 1999, s.44,45, 46
[4] Ünal, a.g.e., s.47
[5] BEŞER, Hüseyin, Öğrencinin Başarı Rehberi, Beşer yay, 1978, İzmir, s.96-97
“Gençliğini kitapla beslemeyen milletlerin sonu acıdır.”
OVIDIUS
Çocuklar okudukça okumayı daha çok sever, sevdikçe daha çok okur ve öğrenirler. Okumayı sevmek bir anlamda öğrenmeyi de sevmektir.
Yapılan araştırmalar kitap okumanın çocuğa şu katkıları sağladığını ortaya çıkarmıştır:
· Kelime hazineleri gelişir.
· Düşünme yeteneği ve buna bağlı olarak üretken zekası gelişir.
· Dinleme ve konuşma yeteneği gelişir.
· Okuyup yeni bir şey öğrendikçe merak etmeye ve daha çok okuyup öğrenme arzusu duymaya başlarlar.
“Okumayı öğrenmek sanatların en zorudur.”
TÖMER’ in araştırmasına göre; maalesef Türkiye’ de ilköğretimin ilk beş sınıfına ait ders kitaplarında okutulan kelime ve kavram sayısı sadece 7.260 ...
Ama ABD’ de bu rakam 71.681,
Almanya’ da 70.400,
Japonya’ da 44.224,
İtalya’ da 31.762,
Fransa’ da 30.193,
S. Arabistan’ da 13.579...
Üstelik bizde okutulan 7.260 kelime ve kavramın çoğunun da batı dillerinden alınma olduğu göz önünde bulundurulursa; mutlaka çocuklarımıza kitap okuma alışkanlığı kazandırmak zorundayız. Ne kadar çok kitap okurlarsa o kadar kelime hazineleri genişleyeceği akıllardan çıkarılmamalıdır.
Bazı anne-babalar çocuklarının yalnız ders kitaplarını okumalarını isterler. Dersin dışında kitapları okumanın gereksiz ve zaman kaybı olduğu düşüncesine sahiptirler. Bu tarz anne babalara ders dışında da çocukların kitap okumasının onlar adına çok yararlı olaağını anlatmalıyız. Yalnız ders kitapları okumaya zorlanan çocukların, gençlerin, önce ders kitaplarından daha sonra bütün kitaplardan soğuyabileceğini söylemeli ve sevdiği kitapları okumaya başlayan çocukların zamanla ders kitaplarını da sevmeye başlayacaklarını izah etmeliyiz.
Okumayı çocuklara sevdirip onlara hayat boyu okuma alışkanlığı kazandıracak, en önemli kişiler tabii ki anne babalardan çok siz öğretmenlersiniz. Kitaplara karşı bizim göstereceğimiz ilgi ve yakınlık çocuklarımızı da olumlu yönde etkileyecektir.
a) Kitap ve okumayla ilgili durumumuz:
Mutlaka okuma konusunda duyarlı olmak zorundayız. Çünkü diğer ülkelerle karşılaştırıldığımız zaman durumumuz hiç de iç açıcı değil. Duymak istemeyeceğiniz benim de vermek istemesem de halimizi gözler önüne serme adına vermek zorunda olduğum “kitap ve okumayla ilgili durumumuz”[1]:
* ABD’ de 16.000 kütüphane var.
Ülkemizde 95 kişiye bir kahvehane,
65.000 kişiye bir kütüphane düşüyor.
İngiltere’ de 3508 kişiye,
Belçika’ da 4253 kişiye bir kütüphane düşüyor.
* Türkiye’ de 962 bin kişi halk kütüphanelerine üyeyken,
Bu rakam İran’ da 7 milyon,
Fransa’ da 16 milyon,
Meksika’ da 39 milyon...
* Ülkemiz halk kütüphanelerinde 10 milyon 76 bin kitap varken,
Bu rakam Bulgaristan’ da 46 milyon,
Fransa’ da 78 milyon,
Rusya’ da 739 milyondur.
* Rusya’ da 1000 kişiye 18.000,
Almanya’ da 2.700,
ABD’ de 12.000,
Japonya’ da 1.000,
İspanya’ da 170 kitap düşüyor.
Türkiye’ de bu rakam sadece 7 ’dir.[2]
PİAR’ ın araştırmasına göre :
* Türkiye’ de okuma alışkanlığına sahip kişi sayısı 40.000...
Kitap okuma oranı maalesef ülkemizde 10 binde 8.
* Bir ülkenin kültür bakımından terakkisi, o ülkede bir yılda fert başına tüketilen kağıt miktarıyla ölçülür.
ABD’ de fert başına yılda 390 kilo kağıt tüketilirken,
Avrupa ülkelerinde bu rakam 90 kiloya yakın,
Türkiye’ de ise sadece 20 kilodur.
* ABD’ de bir yılda 72.500 çeşit kitap basılmaktadır.
Eski Sovyetler’ de bu rakam 58.000,
Japonya’ da 42.000,
Fransa’ da 27.000,
Türkiye’ de ise 7.000’ dir.
* Norveç’ te kişi başına yıllık kitap harcaması 140 dolar,
İsviçre’ de 120,
İtalya’ da 45,
Türkiye’ de ise sadece yarım dolardır.
* Türkiye’ de kitap ihtiyaç listesinin 222. sırasında...
Bu rakam Avrupa’ da 18,
Almanya’ da 8...
* Bir Japon yılda 25,
İsveçli 10,
Fransız 7 kitap olurken,
6 Türk yılda 1 kitap okuyor.
* Millî Eğitim Bakanlığı'nın 1993 yılında yaptırdığı bir ankete göre;
Gençlerin % 61'inin son bir ayda hiç kitap okumadığı,
% 13,4'ünün ise bir kitap okuduğu ortaya çıkmıştır.
* Yine yapılan bir araştırmaya göre, ülkemizde okumaya aday ilk grubu oluşturan üniversite gençliğinde okuma oranı % 37,1'dir.
* 1993 yılında yapılan bir başka araştırmaya göre ise, yaz aylarında nüfusu üç yüz binin üzerine çıkan Bodrum'da:
127 kahvehane
230 içkili restoran
103 kafe-bar
12 disko
3 gazino
2 kumarhane
2 kitapçı var.
Açıkça görüldüğü gibi Bodrum'da her şey var, ama kitap yok, kitap okuyan yoktur.
b) Neden az okuyoruz?:
Millî Eğitim Bakanlığı'nın 1993 yılında yaptırdığı bir ankete göre insanımızın okumama sebepleri oran olarak şöyledir:
1-Kitap okuma alışkanlığının olmaması: % 50,2
2-Yeterince zaman bulunamaması: % 16,6
3-Boş zamanlarında yoğun olması: % 10,6
4-Tv, video ve sinemanın tercih edilmesi: % 10,5
5-Kitap fiyatlarının yüksek olması: % 4,6
6-Dersleri sebebiyle okuyamama: % 3,4
7-Diğer sebepler: % 1,9
8-Cevap yok: % 2,27
Görülüyor ki az okumamızın en önemli sebepleri okuma alışkanlığının olmaması, tv, video ve sinemanın kitap okumaya tercih edilmesi. Fakat bu konuda Türkiye'de özellikle belirli kesimler, yıllarca daha çok, kitap fiyatlarının ülkemizde yüksek olmasını en önemli sebep olarak ileri sürmüşlerdir. Halbuki yapılan araştırmalar bunun doğru olmadığını ortaya koymaktadır. Hem yukarıdaki ankette kitap okumama sebepleri içinde sayılan, kitap fiyatlarının yüksek olması % 4,6 gibi küçük bir oran teşkil etmektedir.
“Okuma zevkini öğrenen,mesut insandır.”
Con HERSEL
Bu yanlış gidişin durdurulmasında en önemli yük biz öğretmenlerin omuzlarındadır. Öğretmen dendiği zaman akla ilk gelen “okuyan insan” dır. Ne yazık ki bu günkü insanımızın en karakteristik bir yanı okumamak ve düşünmemek. Zannediyorum bizi verimsiz hale getiren de işte bu. İstisnaları olsa da bu bir gerçek. Bizim insanımız sene de bir kitap okumaz, bir yerde oturup iki saat düşünmez... Kitap okumayınca da insanın üretkenliğinin artması nasıl sağlanacak. Onun için önce okuma noktasında biz öğretmenlerin öğrencilerimize ve topluma örnek olmamız gerekiyor.
c) Kitap ve okumayla ilgili geçmişteki durumumuz:
Tarihimize baktığımızda “kütüphane kurma, yazma ve okuma konusunda” şu anki üzücü durumumuzdan çok uzak bulunduğumuzu, bizi gururlandıran tablolara şahit olduğumuzu görmekteyiz. O günleri yakalama adına örnek olması için bazılarını paylaşmak istiyorum:
* Bağdat’ a 891 yılında gelen bir seyyah, şehirde yüzden fazla halk kütüphanesinin bulunduğunu yazmıştır. Onunu asırda, Endülüs’ te Halife El-Hakim’ in kurduğu kütüphanede kitap sayısı yarım milyonu buluyordu. Kıyaslama olsun diye bir örnek sunmak istiyorum: Çok bilgili ve kitaplara düşkün olduğu için “Alim Charles” diye şöhret kazanan Fransa Kralı Charles, kurduğu kütüphaneye koyacak 900 kitabı zor bulmuştur.
* İslam dünyasında rekor, bir milyon altı yüz bin kitapla Kahire’ de Halife El-Aziz tarafından kurulan kütüphanedeydi. Bu kitaplardan altı bini matematiğe, on sekiz bini ise hikmete dairdi.
* 10’ uncu yüzyılda, Sahip İbni Abbas gibi hükümdarların kütüphanesindeki kitaplarınsayısı, bütün Avrupa kütüphanelerindeki kitap sayısından daha çoktu. Çin’ deki Ming Huang devrini saymazsak, 8’ inci, 9’ uncu, 10’ uncu ve 11’ inci asırlarda dünyanın hiçbir yerinde böyle bir kitap aşkı olmamıştı. [3]
Çok Okuyanlar;
* Prof. Hilmi Ziya ÜLKEN (1901-1974)
Ayaklarını uyumamak için su dolu kovanın içine sokar, sabaha kadar okurdu.
* Prof. Seyyid KUTUP (1906-1966)
Ortalama günde on saat okurdu.
* Ömer Nasuhi BİLMEN (1884-1972)
“Küçük yaşlarımda elime geçen eserleri bir gecede okuyup bitirirdim. Annem gecenin geç saatlerinde yanıma gelir, islenmiş lambanın camlarını siler, bazen de “Artık yeter, yat!” diye lambaya üflerdi
* İbn-i Sina (980-1037)
“Geceleri hep okumak ve yazmakla meşgul oluyordum. Uyku bastıracak olsa bir bardak bir şey içip açılıyor, yeniden çalışmaya koyuluyordum.”
* Katip ÇELEBİ (17. Asır)
“Mumlar tükenir, güneş doğar, ben hala okurdum. Gözüme uyku girmezdi.”
* Endülüslü İbni Rürd; sürekli kitap okurdu. Hayatında kitap okumadan geçirdiği iki gece vardı: Evlendiği ve babasının öldüğü gece...
* Yavuz Sultan Selim ( 1470-1520)
Ortalama günde sekiz saat okurdu.
Onun yanından hiç ayrılamayan dostu, Hasan Can: “Padişahın elinden kitap hiç eksilmezdi. Daima okurdu uykuya ve yemeğe rağbet etmezdi” demektedir.[4]
d) Heryerde okunabilir
“Zamanım yok, kitap okuyamıyorum” diye söylenenlere; “Her yer,her zaman ve her türlü ortam,okumaya müsaittir,okumak için hiç bir engel yoktur. Okumak için “zamanım yok”,”fırsat bulamıyorum”…diyen kimse, zamanı kullanmayı bilmeyen ve ömrünü boş şeylerle heder eden kimsedir” demektedir Ekrem SAĞIROĞLU.
"Okumak için kendi kendimizden zaman çalmalıyız.”
Prof. Dr. İsmail L. ÇAKAN
Amerika’ nın tanınmış radyo hatibi Dr. Parker Cadman’ ın yaşamına baktığımız zaman her durumda insanların okuyabileceğini gözler önüne sermekte ve okuma adına gösterilen azme çok güzel bir örnek teşkil etmektedir:
On bir yaşında kömür ocaklarına girerek iki kardeşini beslemek zorunda kalan Cadman’ ın on yıl ocaklarda neler yaptığını şöyle anlatırlar:
“Kömür madenlerinde sıradan bir işçi olduğu zamanlarda bile, maden kuyusunun diplerindeki kömürleri arabaya yükleyip, arabanın geri dönmesini bekledikçe bir iki dakikalık aradan istifade eder; derhal kitap çıkarırdı. O daima yanında bir kitap bulundurur ve maden kuyusuna yemek yemeden inmeyi, kitap taşımadan inmeye tercih ederdi. Maden kuyusunun dibi elini bile göremeyecek düzeyde karanlık olduğu için Cadman loş, kirli ve eski bir fenerin başına dikilerek okurdu.
Çünkü bu maden kuyusunun diplerinden kurtulmak için ancak bir çare bulunduğunu biliyordu. Bu da okumaktı. O da maden kuyusu içinde geçirdiği on sene içinde dilenebildiği, yahut ödünç alabildiği her kitabı okudu ve bu kitapların sayısı bini aştı. Bu çocuğun ilerlemesinde hayret edilecek bir şey yok. On sene sonra kolej sınavlarını verecek derecede kültürünü ve bilgisini yükseltmiş, sınavları verirken ödüller kazanmış ve Londra’ nın Richmond Kolejinden ilmi bir paye kazanmıştır.”[5]
e) Okumanın buluşlardaki payı;
Baktığımız zaman mucitlerin bile okumaya borçlu ve okumaya muhtaç olduklarını görmekteyiz, meşhur mucitlerin çoğu, kitaplardan öğrendikleri bilgilerle buluşlarını gerçekleştirmişlerdir.
* Telefonu icad eden Bell, bu fikri Alman yazar Helmholtz’ un sesle ilgili bir eserinden almıştır.
*Uçağı icad eden Writght Kardeşler, bu fikri yine bir kitaptan almıştır.
*Elektriğin babası Faraday, bir kimya kitabından ilham almıştır.
*Henry Ford, otomobil yapma fikrini bir Fransız yazarın ziraat dergisinde yayınlanan makalesinden almıştır...
1] Ünal, a.g.e., s.37,38,39,40,41
3] Ünal, İbrahim, Kitap tiryakiliği, Sim yayınılık, Ankara 1999, s.44,45, 46
[4] Ünal, a.g.e., s.47
[5] BEŞER, Hüseyin, Öğrencinin Başarı Rehberi, Beşer yay, 1978, İzmir, s.96-97
Öğrencilere Göre İyi Öğretmen
Öğrencilere Göre ‘İyi Öğretmen’ in Nitelikleri
Bir öğretmenin sınıfı tarafından beğenilmesini sağlayan kişilik çizgilerini belirlemek üzere yapılan araştırmaya göre, öğrencilerce en çok vurgulanan 12 nitelik şöyledir:
1. İşbirliğine dayanan demokratik tavır,
2. Her çocuk için sevecen ve saygılı olma,
3. Sabır,
4. Geniş bilgi,
5. Hareket ve görünüşün hoşa gitmesi,
6. Doğruluk ve taraf tutmamak,
7. Esprili olmak,
8. Tam itidal ve metanet,
9. Öğrencilerin sorunlarına ilgi duymak,
10. Esneklik,
11. Cesaret verme ve takdir etme konusunda iyi niyet,
12. Özel bir konuyu öğretmede olağanüstü başarı,
yukarıda saydığımız özelliklere dayanarak ideal öğretmen söyle tanımlanabilir: ‘ İdeal öğretmen hem öğrettiği bilgilerde hem diğer konularda ve dünya hakkında tam bir bilgiye sahip, iyiliksever, sağlıklı, gençlere gerçek ve yakın ilgi duyan insandır.’
Öğrencilere göre, “ iyi öğretmen ” özelliklerinin neler olduğunu görmek için sorulan sorulara verilen cevapların sonuçları şöyledir:
1. Öğretmenin sınıfta her öğrenciye eşit davranması ( bazı öğretmenlerin çeşitli özellikleriyle bazı öğrencileri çok beğendiklerini, bazılarını da hiç sevmediklerini belli etmeleri. )
2. Öğrenci dersini çalışmadığı ve sözlü sınavlarda başarısız olduğu zaman öğretmenin sert eleştiriler yapmaması, hakaret edici sözler söylememesi.
3. Sınıfta öğretmenin çok otoriter davranarak rahatsız edici bir sükunet istememesi; normal hareket ve konuşma serbestliği tanıması.
4. Kendi sorunları ve sıkıntıları olduğu zaman sınıfa karşı haşin davranmaması.
5. Dersleri soyut olmaktan çıkarıp güncel örnekler vermesi, çevre kaynaklarından ve örneklerinden yararlanarak daha cazip hale getirmesi.
6. Derste bir davranışını beğenmediği öğrenciyi sınıf önünde küçültmeden, hesap sormadan, yalnız olarak karşınsına alıp onu tanımaya, davranışının nedenlerini anlamaya çalışması.
7. Sınıfta keyifsiz veya huzursuz olan öğrencileri fark ederek onları psikolojik dünyalarıyla da tanımaya çaba göstermesi.
8. Sınıfta bazı öğretmenlerin disiplin kuruluna gönderebilecekleri olayları öğretmenin kendi olanaklarıyla aydınlatmaya çalışarak, öğrencileri maddi cezalardan koruması ve istenilmeyen davranışlarını düzeltmelerine yardımcı olması.
9. Sınıfta şakacı mizacıyla esprili bir hava oluşturması, ciddi dersin içine ilginç örnekler ekleyerek öğrencilerin dikkatlerinin dağılmasını önlemesi.
Unutulmamalıdır ki; Mükemmel bir öğretmen, iyi bir eğitim sisteminin anahtarıdır.
Bir öğretmenin sınıfı tarafından beğenilmesini sağlayan kişilik çizgilerini belirlemek üzere yapılan araştırmaya göre, öğrencilerce en çok vurgulanan 12 nitelik şöyledir:
1. İşbirliğine dayanan demokratik tavır,
2. Her çocuk için sevecen ve saygılı olma,
3. Sabır,
4. Geniş bilgi,
5. Hareket ve görünüşün hoşa gitmesi,
6. Doğruluk ve taraf tutmamak,
7. Esprili olmak,
8. Tam itidal ve metanet,
9. Öğrencilerin sorunlarına ilgi duymak,
10. Esneklik,
11. Cesaret verme ve takdir etme konusunda iyi niyet,
12. Özel bir konuyu öğretmede olağanüstü başarı,
yukarıda saydığımız özelliklere dayanarak ideal öğretmen söyle tanımlanabilir: ‘ İdeal öğretmen hem öğrettiği bilgilerde hem diğer konularda ve dünya hakkında tam bir bilgiye sahip, iyiliksever, sağlıklı, gençlere gerçek ve yakın ilgi duyan insandır.’
Öğrencilere göre, “ iyi öğretmen ” özelliklerinin neler olduğunu görmek için sorulan sorulara verilen cevapların sonuçları şöyledir:
1. Öğretmenin sınıfta her öğrenciye eşit davranması ( bazı öğretmenlerin çeşitli özellikleriyle bazı öğrencileri çok beğendiklerini, bazılarını da hiç sevmediklerini belli etmeleri. )
2. Öğrenci dersini çalışmadığı ve sözlü sınavlarda başarısız olduğu zaman öğretmenin sert eleştiriler yapmaması, hakaret edici sözler söylememesi.
3. Sınıfta öğretmenin çok otoriter davranarak rahatsız edici bir sükunet istememesi; normal hareket ve konuşma serbestliği tanıması.
4. Kendi sorunları ve sıkıntıları olduğu zaman sınıfa karşı haşin davranmaması.
5. Dersleri soyut olmaktan çıkarıp güncel örnekler vermesi, çevre kaynaklarından ve örneklerinden yararlanarak daha cazip hale getirmesi.
6. Derste bir davranışını beğenmediği öğrenciyi sınıf önünde küçültmeden, hesap sormadan, yalnız olarak karşınsına alıp onu tanımaya, davranışının nedenlerini anlamaya çalışması.
7. Sınıfta keyifsiz veya huzursuz olan öğrencileri fark ederek onları psikolojik dünyalarıyla da tanımaya çaba göstermesi.
8. Sınıfta bazı öğretmenlerin disiplin kuruluna gönderebilecekleri olayları öğretmenin kendi olanaklarıyla aydınlatmaya çalışarak, öğrencileri maddi cezalardan koruması ve istenilmeyen davranışlarını düzeltmelerine yardımcı olması.
9. Sınıfta şakacı mizacıyla esprili bir hava oluşturması, ciddi dersin içine ilginç örnekler ekleyerek öğrencilerin dikkatlerinin dağılmasını önlemesi.
Unutulmamalıdır ki; Mükemmel bir öğretmen, iyi bir eğitim sisteminin anahtarıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Okul Ne İşe Yarar?
Her kurum gibi okul için de bu "Okul ne işe yarar" sorusu sorulur ve sorulması gereken, çok önemli bir sorudur. Kişilerin nerede...
-
1)Alışveriş yaparken kolaylıklar sağlar. 2)Sayıları yuvarlamak aklımızda daha kolay kalmalarını sağlar. 3)Karışık gibi görünen arazi , yol g...
-
Paketli Gıdalar... Koronavirüs COVID – 19 pandemiye dönüşüp tüm dünyayı etkilemesi sonrasında yiyecekten hijyene her şeye daha fazla...
-
I. Derse Giriş: a) Önceki dersin özeti Resim b) Dikkat çekme : Çocuklar çamaşır makinesi ne işe yarar? Çamaşırlarımız kirlend...