31 Mart 2020 Salı

Corona Virüsüyle İlgili En Popüler İki Komplo Teorisini Çürüten Bilimsel Çalışma


Coronavirüs (Covid-19) salgınının biyolojik bir silah olduğu teorisine bilim cevap verdi: Bu salgın biyolojik bir silah değil, evrimin neticesi

Avrupa devletleri yaşlılarını yok etmek istediği için Covid-19 virüsünün yayılımını önlemedi

Coronavirüs, Covid-19Tarih, insana basit bir ders verir ve gücü kontrol etmesine izin verilen sınıf ya da oligarşik yapıların, gücün karanlık etkisine girmesi engellenmediği taktirde üzücü ama telafi edilemeyecek olayların mimarları olabileceğini gösterir. Geçmişte bunun birçok örneğinin var olduğunu söylemek, malumun ilamı ve ilanı olacağından uzatmaksızın bir sonraki paragrafa geçebiliriz.
Yeni tip coronavirüs (ya da korona virüsü) Covid-19, 12 Aralık 2019 tarihinde Çin’de ortaya çıktığında Avrupa Birliği’nin önlem almaması şaşırttı. Bu noktada en bilinen örnek olan İtalya’daki 30 bini aşkın enfekte olmuş hasta ve 3 binden fazla insanın ölmesi. Dikkat çeken bir diğer ülke ise Fransa. Ülkede bu kadar ağır olmasa da benzer bir tablo ortaya çıktı ve yüzlerce vakanın sonu ölüm oldu.  Öte yandan Almanya’nın 15 yılına damga vuran kudretli lideri Şansölye Angela Dorothea Merkel’in henüz dün yaptığı açıklamayla; “Durum ciddi! Siz de ciddiye alın…” uyarısında bulunmasını son pişmanlık olarak değerlendirenler oldu.

Sadece İtalya ve Fransa mı?

Ayrıca İngiltere’nin son günlere dek“biz önlem almayı gerekli görmüyoruz” türevindeki hezeyanlarına ek olarak deneysel çalışmalar yürüteceklerini bildirmesi komplo teorilerini güçlendiren etkenler oldu. O komplo teorilerinden biri, “Avrupa devletlerinin küresel resesyonda daha da ağırlaşan ve ‘emekli’lerin meydana getirdiği yaşlılar kitlesini yok etmek istediği” şeklinde ifade buluyordu. Öyle ya, günden güne sorunları derinleşen ve çözümsüzlükler içinde boğulmaya başlayan AB ülkeleri, bir şekilde üstlerindeki yükü atmak isteyeceklerdi. Coronavirüs çatısı altında bulunan Covid-19 ise bu iş için biçilmiş kaftandı. Çünkü bağışıklık sistemi çökmüş, çeşitli kronik rahatsızlıkları süren, yaş ortalaması oldukça yüksek bir kitle için ölümcüldü. Bu yüzden de ne İtalya, ne Fransa, ne de İngiltere önlem almaya yönelmedi…
Bugün itibariyle safsata olarak tarihteki yerini alan bu teorinin çökmesi, kimi inananları derinden üzecek gibi duruyor.

En popüler ikinci komplo teorisi: “Çin, Avrupa ve ABD’ye diz çöktürmek için laboratuvar ortamında coronavirüsü (Covid-19) üretti”

Coronavirüs, Covid-19Geçen yıla damgasını vuran gelişmelerden biri küresel ekonomik krizin arifesinde ortaya çıkan ekonomik savaşlardı. Soğuk Savaş günlerini hatırlatan ve ABD’nin karşısında bu kez SSCB yerine Çin’in olduğu bu ticaret savaşları, her gün açıklama yapan ABD Başkanı Donald Trump’ı görmemize ve haklı olarak ondan sıkılmamıza, daha çok soğumamıza yol açtı. Ama bu soğukluğa rağmen göz ardı edemediğimiz ekonomi savaşının boyutu değişmekle birlikte kenarda izleyen bizler, canımızın ne kadar yanabileceğini hesaplamaya çalışıyorduk. ABD’ye göre daha sessiz bir tavır takındığı gözlemlenen Çin ise yılın sonuna doğru bombayı patlattı. O bomba, laboratuvar ortamında bir virüstü. Bu virüsü üreten Çin, işte şimdi tüm düşmanlarına günlerini göstermeye başlayabildi. Yani komplo teorisinin belkemiğini bu odak teşkil etti.
Söz konusu teorinin detayında ise Çin’in bir taşla iki kuş vurduğu ve bu sayede hem ABD ile Avrupa’ya diz çöktürmeyi amaçladığı ve bunu başardığı hem de ülke içinde yaşayan bağışıklık sistemi zayıf bireyleri elediği iddia edildi. Hatta bu teorinin biraz daha detayında geçen haftalarda ülkenin resmen kabul ettiği vatandaşlarına çip takma yetkisi de teoriyi ciddi şekilde kuvvetlendirdi.

Gelelim bu iki popüler teoriyi çürüten bilim çalışmasına; Covid-19 evrimleşmenin neticesi olabilir

Covid-19, CoronavirüsColumbia Üniversitesi, Edinburgh Üniversitesi ve Sydney Üniversitesinden bilim insanlarının katıldığı araştırma, Medicine isimli sağlık dergisinde yayımlandı. Bu araştırmaya göre yeni tip coronavirüs olarak bilinen Covid-19 ile ortak genom dizisi verilerinin yanı sıra benzeri virüslerin de analize tabii tutulması sonucu dünyanın beklediği olası cevap ortaya çıktı. Bu cevaba göre virüs biyolojik bir silah değil, doğal seleksiyon yani evrimin bir sonucuydu.
Söz konusu araştırmada, bir tür “çengelli kanca” olan ve kendilerini ev sahibi hücrelere bağlayan Covid-19 virüsünün reseptör bağlanma alanının, insan hücrelerinin belirli bir moleküler özelliğini hedeflemek için evrimleştiğinin keşfedildiği açıklandı. Böyle bir sonucun ortaya çıkması, araştırma ekibine göre bir çeşit genetik mühendisliği olduğuna dair kanıt olmadığını gösteriyor. Hatta bunun aksine virüs, doğal seleksiyon sonucu bu şekilde öldürücü oldu. Özetle, insandan insana geçerek hızla yayılan ve dünyanın başına felaket olan bu virüs insanın moleküler özelliklerini tespit etti ve saldırmak için evrimleşti.

Araştırmaya göre bugünün bilimi böyle bir biyolojik silah üretecek kadar gelişmedi

Coronavirüs, Covid-19Biyolojik silah iddiaları ve teorilerine cevaben sunulan araştırma sonuçları gösteriyor ki, günümüzdeki bilimin vardığı gelişmişlik seviyesi böyle bir biyolojik silah üretmek için yeterli değil. Çünkü bu çalışmaya göre yeni tip coronavirüs olan Covid-19, yarattığı etkiyle hiçbir laboratuvar ortamında üretilmediğini de bir anlamda kanıtlamış oluyor.

Araştırmanın dikkat çeken bir başka sonucu daha var

Coronavirüs, Covid-19
Covid-19, bu araştırmanın ortaya koyduğu sonuçlara göre yarasa ya da benzeri bir varlıkta evrimleşerek insana transfer olan ve böylece insandan insana bulaşarak yayıldı. Bu olası senaryonun yanında bir başka korkutucu senaryo daha var. O da; patojenik özellikler göstermeyen bu virüsün sadece insanda ölümcül bir nitelik kazandığı yönünde. Bir başka deyişle, hastalık özelikleri göstermeyen bu virüs, insan ölümüne neden olacak bir şekilde evrimleşti. Virüs, işte bu yüzden böylesine can alıcı sürecin başrolüne soyundu.

Bu iki ihtimalli sonuçların verdiği mesaj ise daha korkutucu: Gelecekte çok daha fazla salgın olabilir

Söz konusu araştırmanın ortaya koyduğu sonuçlar ve olası senaryoları açıklayan bilim insanlarına göre Covid-19 salgınına neden olan korona virüsünün şayet zararsız yani hastalık üretmeyen bir haldeyken (patojenik olmayan) insan ölümüne hatta kitle kıyımına varacak denli evrimleştiği kanıtlanırsa gelecekte hastalık üretmeyen birçok virüsün bu şekilde evrimleşebileceği ve yeni salgınları yaratabilmesi mümkün hale geliyor.
Dileyelim de bilim dünyası, virüsün evrimleşmesinden çok daha hızlı gelişsin.

Bonus: Coronavirüs tedavisinde umut ışığı doğdu

Aşısının bulunması için birçok ülkeden bilim insanlarının gece gündüz çalıştığı Covid-19 salgını ile ilgili açıklamalarda bulunan Çin Halk Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolu Cui Wei, geçen günlerde katıldığı bir televizyon programında virüsün tedavisinde kullanılabileceğini ileri sürdüğü Favipiravir isimli ilaçla ilgili olumlu gelişmelerin yaşandığını ifade etti.
Cui Wei’ye göre bu ilaç, 35 hasta üzerinde denendi. Bu hastaların durumu, Favipiravir ilacı almayan 45 hastaya nazaran iyiye doğru seyretti. Başkonsolos, ilacın ayrıca ağır hasta olmayan kişilerde tedavi süresini 11 günden 4 güne kadar düşürdüğünün gözlemlendiğini açıkladı. Cui Wei, ilaçla ilgili çalışmaların hızla devam ettiğini sözlerine ekledi. Tıpkı Favipiravir gibi Denoprevir isimli başka bir ilaç daha gündeme geldi. Bu iki ilacın ortak noktası, virüsün hücresel mekanizmasını bertaraf ederek virüsün etkisini kırmayı hedefliyor.
Son olarak belirtmek gerekir ki, şu an için tüm dünyada Covid-19 salgınını durdurma amacı taşıyan 85 ilaçla ilgili bilimsel çalışmalar sürüyor. Bu ilaçların yaklaşık 60’ı keşif aşamasında ki bunun anlamı uzun bir süreye hazırlıklı olunması gerekiyor. Öte yandan bu ilaçların yaklaşık 8’inin geliştirmesindeki süreçte sona yaklaşıldığı ifade ediliyor. Ancak kesin bir ilacın üretimi kısa süre mümkün değil. Konuyla ilgili birçok ülkeden sayısız bilim insanı çeşitli çalışmalar yürütse de virüsün etkilerini sınırlandıracak ya da ortadan kaldıracak bir ilacın üretimi için mücadele veriyor. Ancak bu çalışmanın kısa süreceğini söylemek mümkün gözükmüyor. İşte uzmanlar, tam da bu nedenle altını çize çize sosyal izolasyon ve sosyal mesafelendirmenin gerçekleştirilmesini öğütlüyor.

10 Yılda Bir Yeni Grip Salgını Bekleniyor

Türkiye'yi de korkutan ve kıtalara yayıldığı için pandemik bir salgın olarak kabul edilen 2009 yılındaki domuz gribi virüsü kış ayları ile birlikte yeniden görülmeye başladı. Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu domuz gribi diye adlandırılan grip türünün ilk kez 2009 yılında salgınla ortaya çıktığını ve sonrasında 10 yıl içinde kişilerin virüse karşı bağışıklığının arttığını açıkladı.  Ancak 10 yılda bir şekil değiştirmiş ve insanların bağışıklığının olmadığı bir virüs ile başka bir salgın olmasının beklendiğini ifade eden Prof. Dr. Sönmezoğlu 65 yaş üstü, kronik hastalığı olan, bağışıklığı zayıf olan bireylerin aşı yaptırmasının yaşam kaybı riskini azaltacağını belirtti.

"Ocak Ayında Salgın Bekliyoruz"

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Koşuyolu Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu Aralık ayının son haftasında ısının da düşmesiyle birlikte grip salgını beklediklerini belirtti ve çeşitli uyarılarda bulundu: "Grip salgını Kuzey Yarım Küre ülkelerinde, Türkiye'de de Aralık ayının son haftasında başlar. Ocak ve Şubat aylarında çok daha fazla görürüz, Mart ayından itibaren de azalmaya başlar. Her zaman olduğu gibi vakalarımız başladı. Şu anda salgın boyutunda değil ama Ocak ayı başında salgın boyutuna geçmesini bekliyoruz ama şu anda grip başladı diyebiliriz. Solunum yolu enfeksiyonlarının çoğu bir haftada kendiliğinden düzelen hafif ateş, boğaz ağrısı, öksürük ve halsizlikle görülürken grip ya da tıp terimi ile influenza ağır seyreden bir hastalıktır."

"10 Yılda Bir Yeni Bir Virüs Gelir, Bu Sene Bekliyoruz"

2009 yılında tüm dünyayı etkileyen domuz gribi salgını hakkında konuşan Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, "Domuz gribi diye adlandırılan grip türü ilk kez 2009 yılında salgınla ortaya çıkmıştı. Meksika'da başladı 6 ay sonra Türkiye'ye gelmişti. Dünyayı gerçekten kasıp kavurdu. O zamana kadar görülen grip virüslerinden farklıydı ve önce domuz çiftliğinde ortaya çıktığı ve sonra insanlara geçme özelliği gösterdiği için domuz gribi denmişti. Ağır geçirildi ve birçok kişi öldü. Genellikle bu tip pandemilerden 10 yıl sonra yepyeni bir virüs ile salgınlar başlar. Belki pandemi olmaz ama salgın boyutuna ulaşır her zaman. O nedenle biz bu sene biraz daha önem veriyoruz. Bu yıl yeni bir virüs gelecek ve insanların bağışıklığının olmadığı bir virüs ile karşılaşıp yine salgın boyutunu aşabileceğine dair bir beklentimiz var."

"Aşı Karşıtlığı Tüm Toplumu Zayıflatıyor"

Aşı karşıtlığının tüm toplumu zayıflattığını belirten Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, bunun sadece aşı olmayan kişileri değil tüm toplumu etkilediğini belirtti ve "Birkaç kişinin aşı olması arkasında 100, 200 kişiye de koruyor. Kimse aşılanmazsa bariyerler kalkıyor ve herkes duyarlı hale geliyor. O nedenle aşıyı yani elimizdeki en büyük silahı kullanmamız lazım" dedi. Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Sönmezoğlu, ayrıca 2010 yılından sonra grip aşılarının içine domuz gribine karşı da koruyan bir aşı koyulduğunu ve o dönemden itibaren aşı olanların domuz gribine karşı da korunduğunu söyledi. 

Kimler Aşı Olmalı?

Risk gruplarındaki kişilerin grip virüsü nedeniyle daha fazla komplikasyon yaşadığını ve yaşam kaybı riskinin bu gruplarda daha fazla olduğunu belirten Prof. Dr. Meral Sönmezoğlu, risk grubunda ve aşı olması gereken kişileri ise şöyle sıraladı:
- 65 yaş üstü ve hiç rahatsızlığı olmayan,
- 65 yaşın altında kronik hastalığı olan,
- Steroid kortizon kullanlar,
- Kalp hastalığı olanlar,
- Böbrek ve akciğer hastalığı olanlar,
- Küçük çocuklar, gebeler, uzun süre aspirin kullananlar,
- Bakım evlerinde kalanlar.

"Hapşıranların Dokunduğu Yerden de Hastalık Bulaşıyor"

Grip virüsü taşıyan kişinin 1 metre yakınında bulunmanın ya da dokunduğu yerlere dokunmanın da virüsü yaydığını ifade eden Prof. Dr. Sönmezoğlu sözlerine şöyle devam etti: "İnfluenza virüsü hasta kişiden mutlaka duyarlı kişiye bulaşıyor. Hasta olan kişinin hapşırması ya da konuşurken 1 metre yakınında bulunması ve hapşırdıktan sonra eliyle aldığı solunum sekresyonlarının dokunduğu yerlere duyarlı kişinin de dokunmasıyla bulaşıyor. Burada hijyen çok önemli. Kış aylarında özellikle çocukların ellerini sık yıkaması gerekiyor. Öksüren ve hapşıranların elleriyle ağızlarını kapatmaması gerekiyor. Eğer hiçbir şey bulamıyorsa dirseğine veya eldiveni ile ağzını kapatarak hapşırması çok önemli."

Koronavirüse Karşı En Etkili Silahların Başında Güçlü Bağışıklık Sistemi Geliyor

Uzmanlar, küresel bir salgın olarak tüm dünyayı etkileyen yeni tip koronavirüsten (Kovid-19) korunmak için güçlü bir bağışıklık sisteminin önemine dikkati çekerken, özellikle dengeli ve zengin beslenme, kaliteli uyku ile egzersizin immün sistemin güçlendirilmesi için en temel unsurlar arasında yer aldığını belirtiyor.
Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Aslı Çurgunlu; "İlk silahımız beslenme. Beslenmeye çok dikkat etmemiz gerekiyor. El yıkama, dezenfektan ve maske kullanımının yanında beslenme en önemli unsur. Her şeyden belli bir miktarda yemeyi öneriyorum. Ekmeği de kesmeden dengeli bir beslenme önemli. Bunun yanında C vitamini alımı çok önemli. Limon, portakal, mandalina ve kivi doğal C vitamini kaynakları" diye belirtti.

Bağışıklık sisteminin "Bir canlıdaki hastalıklara karşı savunma mekanizmasını oluşturan, patojenleri ve tümör hücrelerini tanıyıp onları yok eden, vücudu yabancı ve zararlı maddelerden koruyan bir sistem" olarak tanımlandığını belirten Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Aslı Çurgunlu, neredeyse tüm dünyaya yayılan, geçtiğimiz günlerde Türkiye'de de görülen Kovid-19 nedeniyle önemini giderek artırdı.
Prof. Dr. Aslı Çurgunlu, bağışıklık sistemi güçlü olmayanlarda vücuda yayılması daha hızlı ve kolay olduğu bilinen corona virüsten korunmak için bağışıklık sisteminin doğal yöntemlerle güçlendirilebileceğini ifade etti.
Dengeli ve sağlık beslenmenin yanında, bağışıklık sisteminin kuvvetlendirilmesi için taze zencefil, zerdeçal, çörek otu, ıhlamur, meyve ve sebze tüketiminin önemini de vurgulayan Prof. Dr. Aslı Çurgunlu,, konuya ilişkin soruları yanıtladı.

"Virüs Daha Çok Yaşlıları ve Kronik Hastalığı Olanları Etkiledi"

Yeditepe Üniversitesi Koşuyolu Hastanesi İç Hastalıkları ve Geriatri Uzmanı Prof. Dr. Aslı Çurgunlu, Kovid-19'un çok yeni bir virüs tipi olduğunu, o nedenle yapılan araştırmalar sayesinde bu anlamdaki bilginin de giderek arttığını söyledi.
Prof. Dr. Çurgunlu, "Ölümlerden de gördüğümüz gibi virüs daha çok yaşlıları ve kronik hastalığı olanları etkiledi. Yaşlılar gerçekten en büyük risk grubunu oluşturuyor. Ayrıca KOAH gibi akciğer hastalığı olanlar veya bir immün yetmezliği olan kanser hastaları bu virüse çok daha duyarlı. Yaşlılarda zaten immün yaşlanma görülüyor. O nedenle yaşlılar en önemli risk grubunu oluşturuyor diyebiliriz." diye konuştu.
Kovid-19'a yönelik Sağlık Bakanlığınca alınan tedbirlerin önemine değinen Prof. Dr. Çurgunlu, kişisel hijyen tedbirlerinin yanı sıra bağışıklık sisteminin güçlendirilmesinin de temel unsurlar arasında yer aldığına dikkati çekti.
Prof. Dr. Çurgunlu, "Bağışıklık sistemi kuvvetli olmayınca ne yapsanız olmuyor." diyerek, şu bilgileri verdi:
"Bağışıklığı yüksek tutmanın birkaç temel unsuru var. Zaten ileri yaş bağışıklık sistemini düşüren bir unsur, bunu değiştiremeyiz ama öyle sağlıklı yaşlılar var ki devamlı diyet yaparak iyi beslenmeyen, sigara, alkol tüketen birçok gençten çok daha zinde olan yaşlı da var. İlk silahımız bizim beslenme. Beslenmeye çok dikkat etmemiz gerekiyor. El yıkama, dezenfektan ve maske kullanımının yanında beslenme en önemli unsur. Her şeyden belli bir miktarda yemeyi öneriyorum. Ekmeği de kesmeden dengeli bir beslenme önemli. Bunun yanında C vitamini alımı çok önemli. Limon, portakal, mandalina ve kivi doğal C vitamini kaynakları. Ülkemizde de çok bol var. Bugünlerde belki yeterince C vitamini alamayanlar ekstra tabletlerle takviye yapabilir. Çünkü C vitamini gerçekten iyi bir bağışıklık güçlendirici."

"Alkol, Sigara Tüketimi Bağışıklığı Zayıflatıyor"

İç Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Aslı Çurgunlu, sağlıklı ve gebe olmayan bireylere taze zencefil ve zerdeçal tüketimini önerdiklerini, bunların da bağışıklık sisteminin güçlenmesinde önemli rol alacağını söyledi.
Zencefili iki yaşın altındaki çocuklar, gebeler ve kan sulandırıcı ilaç alanların kullanmaması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Çurgunlu, açıklamasını şöyle sürdürdü:
"Yeşil sebzeler çok önemli. Bunlarda da hem C vitamini hem de tüm mineraller var. D vitamini çok önemli. Ayrıca açık havada yapılacak 20-30 dakikalık yürüyüşleri de bağışıklık için öneriyoruz. Öte yandan normal sağlıklı bir insanın kısıtlayıcı bir durumu yoksa 1,5-2 litre su tüketmesi gerekiyor. Az uyuyan insanların hormonal dengesi değişiyor. Ortalama 7 saatlik uyku öneriyoruz. Ayrıca çörek otu, tarçın, karanfil, evde yapılmış yoğurt ve kefir tüketmek önemli. Korkunun ecele faydası yok. Bu virüs, Amerika'dan Avrupa'ya kadar neredeyse tüm dünyaya yayılmış bir durumda. Bizde de olmaması mümkün değil. Ancak Sağlık Bakanlığımız bu konuda inanılmaz önlemler aldı. Süreç çok çok iyi yönetildi ve yönetilmeye devam ediyor. Dolayasıyla yapılan Bakanlık bilgilendirmeleri sayesinde halkımız da bilgilendirildi. Tedbir alacağız tabii ki ama gereksiz bir panik havasına gerek yok. Alkol, sigara tüketimi bağışıklığı zayıflatan durumlar, bunlardan kesinlikle uzak durulmalı. Genel hijyen kurallarına dikkat etmek, bağışıklığımızı güçlendirmek, çalışılan ya da yaşanılan ortamları sık sık havalandırmak, sigara ve alkolden uzak durmak, kalabalık yerden uzak durmak, el sıkışmamak, sarılmamak, dışarıya çıkma zarureti olmayanların evlerinde kalmaları bu  süreçte alınabilecek en iyi önlemler diyebiliriz."

Böbrek Hastaları COVID-19 Koronavirüsten Nasıl Korunmalı?


İnsanda hastalık oluşturduğu yeni tespit edilen koronavirüsün neden olduğu bir hastalık olan COVID-19 enfeksiyonu hepimizin bildiği gibi bir pandemiye dönüşmüş durumda. Böbrek tutulumunun bu enfeksiyonda sık görüldüğünün tespit edildiğini söyleyen Prof. Dr. Gülçin Kantarcı, gelişebilecek akut böbrek hasarının, yaşam kaybı riski için bağımsız bir belirleyici olduğunu hatırlattı. 
Kronik böbrek hastalığı olanlarda bu enfeksiyonun genel etkileriyle ilgili henüz yeterli çalışma bulunmadığını söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Gülçin Kantarcı, “Kronik böbrek hastalarının, diyaliz hastalarının, böbrek nakli hastalarının ve diğer farklı sorunlar nedeniyle bağışıklık sistemi baskılanmış hastaları endişe oluşturmadan ama gerekli tüm önlemleri alarak  korunmasını sağlamalıyız.” dedi.
Prof. Dr. Gülçin Kantarcı, COVID-19 için riskli grupta kabul edilen böbrek hastaları ve nakil geçiren kişilerin enfeksiyondan korunması için alması gereken önlemleri sıraladı…

Ellerle Yüze Temastan Kaçınılmalı

Bu enfeksiyonun damlacık yoluyla bulaştığını hatırlatan Prof. Dr. Gülçin Kantarcı, “Yani hasta bireylerin öksürme, hapşırma yoluyla ortaya saçtıkları damlacıklara diğer kişilerin solunum yoluyla almaları veya bu damlacıklardan yayılan virüslerin olduğu yüzeylere ellerle temastan sonra ellerini ağız, burun veya göz mukozasına götürmesi ve temas etmesi ile bulaşır. Bu nedenle mümkün olduğunca elleri yüz ve gözlere sürmemeye dikkat edilmeli. ”diye konuştu

Kalabalık Ortamlara Girilmemeli, Yurtdışından Gelen Kişilerle Temas Etmemeli

Böbrek hastalarının bu dönem içinde mümkün olduğunca toplu taşıma araçlarını kullanmamaya özen göstermeleri gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Kantarcı, “Eğer zorunlu olarak toplu taşıma araçlarına binilecekse mutlaka gerekli önlemler alınmalı. Maske kullanılmalı ve el dezenfektanıyla eller temizlenmeli. Bununla birlikte kalabalık toplantılara katılmamalı ve böyle ortamlarda bulunmamalı. Bu kişiler, yurtdışına yolculuğa çıkmamalı ve son iki hafta içinde yurtdışından gelen kişilerle temastan kaçınmalı.”

Bağışıklık Sistemini Baskılayıcı İlaç Kullananlar Zorunlu Olmadıkça Sağlık Kuruluşlarına Gitmemeli

Prof. Dr. Gülçin Kantarcı, ayrıca organ nakli olmuş ve nefrit nedeniyle bağışıklık sistemini baskılayan ilaç kullanan hastaların bu pandemik durum süresince acil tıbbi gereklilik dışında hastanelere ve sağlık kuruluşlarına gitmemeleri gerektiğine işaret etti. “Hastalar, ilaç dozları ve gelişen klinik durumlarıyla ilgili, merkezleri ile telefon veya e posta ile iletişimi sürdürmeli. Ancak COVID-19 bulaş riski olabilecek hastane ortamlarına ünitelerin taleplerine uyarak başvurmalıdır” dedi.



Hastalık Belirtisi Varsa İlgili Merkez Önceden Bilgilendirilmeli

Ateş, öksürük gibi hastalık belirtisi olan organ nakli olmuş ya da diyaliz hastalarının ilgili merkezlerine ya da diyaliz ünitelerine gelmeden önce mutlaka telefonla bilgi vermeleri gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Gülçin Kantarcı, bu konuda tedavi gördükleri ünitelerinin yönlendirmelerine göre hareket etmeleri ve mutlaka maske takmaları gerektiğini söyledi.

Maske Kullanılmalı

Ellerin sürekli su ve sabunla yıkanması gibi hijyen kurallarının yanı sıra bu hastaların insanlarla temas halindeyken mutlaka maske kullanması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Gülçin Kantarcı, şu bilgileri verdi: “Bu enfeksiyonun ilk başladığı ve en yaygın görüldüğü Çin’de Tayvan’da  Nefroloji  Dernekleri son zamanlarda COVID-19 salgını sırasında diyaliz üniteleri için hazırladığı rehberde diyaliz ünitesinde hastaların maske takmasını önermektedir. Bu nedenle diyalize gelmeden önce hastalar maske takmalı. Kullanılan maskeler her zaman ağzı kapaklı çöplere atılmalıdır. Maske takma ve çıkartma sonrası eller 30 saniye süreyle sabun ile yıkanmalıdır.”

Genel Olarak Viral Salgınlardan Korunmak İçin Neler Yapılmalı?

  • Doktorunuz öneriyor ise her yıl grip aşısı olun,
  • Evinizi günde 2 kez havalandırın.
  • Ellerinizi sık sık sabun ve su ile 30 sn yıkayın ya da alkol bazlı bir el temizleyicisi kullanın.
  • Elleriniz ile yüzünüze temastan kaçının.
  • Öksürük, hapşırık gibi solunum belirtileri olan kimselerden en az 2 metre uzak durun.
  • Gün içinde boğazınızı kurutmamaya özen gösterin ılık şekersiz içecekler için.
  • Hastalık bulgularınız var ise (ateş, öksürük, boğaz ağrısı, baş ağrısı ya da vücut ağrısı) veya grip benzeri belirtileriniz varsa mümkün ise evden çıkmayın.
  • Öksürük ve hapşırıklarınızı bir mendil ile kapatın, kullanılmış mendilleri ve maskeleri kapaklı çöp kutularına atın.
  • Temas ettiğiniz yüzeyleri ( telefon, bilgisayar, tabletler dahil) ve eşyaları temizleyin ve dezenfekte edin.

Açık Alanlarda Dezenfektan Kullanımı Gerekli mi?


Corona virüsü önlemleri arasında açık alanların dezenfekte edilmesine karşı Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Tıbbi Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Aynur Eren Topkaya’dan bir eleştiri geldi.


Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Tıbbi Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Aynur Eren Topkaya, dezenfektanların gereksiz kullanımının da istenmeyen etkileri olabileceğine dikkat çekti. Prof. Aynur Eren Topkaya şunları söyledi:
  • Stadyum, park ve bahçeler gibi açık alanlara dezenfektan uygulaması gereksizdir. Hatta ekolojik çevreye zarar verir. İnsanların topluca uzun süre birlikte seyahat ettikleri tren, şehirlerarası otobüs, uçak gibi taşıma araçlarının her seferlerinden sonra bir kez dezenfekte edilmesi yeterlidir.
  • Ancak daha önemlisi bu araçlarda ateş, öksürük ve solunum sıkıntısı olan kişi varsa bu kişilerin maske takılarak izole edilmesidir. Bir metre yakınlarına başka yolcu oturtulmaması önemlidir.
  • Gereksiz ve uygunsuz dezenfektan kullanımı ihtiyaç olduğunda özellikle sağlık kurumlarında bunların temin edilememesine neden olup salgın yönetimini olumsuz etkileyebilecektir.

Ateş Çıkmaması Hasta Olmadığınız Anlamına Gelmeyebilir

Koronavirüs salgınının en büyük belirtileri arasında yüksek ateş yer alıyor. Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke, "Termal kameralar veya ısı ölçerler toplu alanlarda, eğer o anda kişinin ateşi yüksekse bir anlam ifade ediyor ama ateşi yoksa bu hiçbir şeyi yok anlamına da gelmeyebilir. Şu dönemde koronavirüs enfeksiyonunu ararken tabii ki ateş önemli ama olmaması durumu bunun olmadığının bir göstergesi değil." dedi.

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke, "Kişilerde zaten ateş yüksekliği söz konusuysa, eğer dışarı çıkacak kadar da kendilerini iyi hissediyorlarsa muhtemelen ateş düşürücü ilaç kullanmış ve öyle dışarı çıkmışlardır. Belki de aslında 2-3 saat önce 38,5 derece ateşi vardı ama o anda oradan geçerken ateşi olmayabilir." diye konuştu.


“Termal Kamera ya da Kızıl Ötesi Ölçerler 38 Derece Üzerini Algılayabiliyor"

Çin'in Vuhan kentinde ortaya çıkan koronavirüs salgınının Türkiye'de de görülmesinin ardından alınan önlemler de arttı. Havalimanları, alışveriş merkezleri ve iş yerleri gibi toplu alanlarda ateş ölçümleri yapılmaya başladı. Ateş ölçerlerin ise kullanım şekli ve alanına göre birçok çeşidi bulunuyor.

Yeditepe Üniversitesi Kozyatağı Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke, “Koronavirüs olgularının yüzde 86 gibi bir kısmında ateş yüksekliği var ama ateşin olmadığı durumlar olabilir. Özellikle çocuklarda, genç erişkinlerde, belki hatta yaşlılarda yüksek ateş göremeyebiliriz. Buradaki ateş daha çok 38,5 ve üzerindeki ateşler ama çok daha düşük 37,5-38 gibi vücut ısısının olduğu durumlarda söz konusu olabilir. Genellikle termal kamera ya da ölçerler 38 ve üzerindekileri algılayabiliyor. 37,5 ile 38 arasında da subfebril ateş dediğimiz bir durum söz konusu. Bunları, 38 ve üzeri dereceler olmadığında algılayamayabilir. Ayrıca her olguda da ateşin görülmesi söz konusu değil. Tabii toplu yerlere girildiği koşullarda termal kameralar, birden fazla kişinin ateşini ölçebiliyor ama evde kulaktan ölçen aletler ucu değiştirilerek kullanılabilir ya da dijital termometrelerle ölçüm yapılabilir" ifadelerini kullandı.

“Ateşi Yoksa Bu 'Bir Şeyi Yok' Anlamına Gelmeyebilir"

Prof. Dr. Büke kişilerin ateş ölçer kullanarak dışarı çıkmış olabileceğini de belirterek, şunları söyledi:
“Ateş ölçerler standardize ve kalibre edilmiş çeşitli testlerden geçirildikten sonra birtakım belgeler alarak piyasaya sürülmüştür. Dolayısıyla bunların bakım ve kontrolleri periyodik olarak yapılıyorsa bunlarla ilgili sorun yoktur ama mesela termal kameralar genellikle 38 derece ve üzerini saptıyor. Fakat bizim normal şartlarda vücut ısımız 37,5 dereceye kadar normal. Dolayısıyla 37,5 ve 38 derece arasında da subfebril de olsa bir ateş yüksekliğinden bahsediyoruz. Termal ölçerle bunu saptamak mümkün olmayabilir. Kızıl ötesi termometreler ya da ısı ölçerler de yine 38 derece ve üzerinde ölçüm yapıyor. 37,5 ile 38 derece eğer saptanamıyorsa, başlangıçta bu gözden kaçırılabilir. Kişilerde zaten ateş yüksekliği söz konusuysa, eğer dışarı çıkacak kadar da kendilerini iyi hissediyorlarsa muhtemelen ateş düşürücü ilaç kullanmış ve öyle dışarı çıkmışlardır. Belki de aslında 2-3 saat önce 38,5 derece ateşi vardı ama o anda oradan geçerken ateşi olmayabilir. Termal kameralar veya ısı ölçerler toplu alanlarda, eğer o anda kişinin ateşi yüksekse bir anlam ifade ediyor ama ateşi yoksa bu hiçbir şeyi yok anlamına da gelmeyebilir. Şu dönemde koronavirüs enfeksiyonunu ararken tabii ki ateş önemli ama olmaması durumu bunun olmadığının bir göstergesi değil."

“Cihaz 38 Derece ve Üzerini Saptıyorsa Ateş Yok Diyemeyiz"

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Çağrı Büke kişilerin evde kulak arkası derecelerle ölçüm yapabileceğini söyleyerek, “Termal kameralar çok geniş alanlarda çok sayıda kişiyi taramak için kullanılıyor ama ideali timpanik (kulak arkası) dereceleri kullanmak. O yoksa dil altından ya da koltuk altından ölçen termometreleri kullanabiliriz. Fakat tek tek kişilerin koltuk altlarına ya da kulak arkasına tutmak da zor olduğu için topluca termallerle ölçüm yapılıyor. Toplu ölçümlerde cihazın duyarlılığı çok önemli. 37,5 ve üzerini saptayabiliyorsa sorun yok ama 38 ve üzerini saptıyorsa 'ateş yok' diyemeyiz. 37,5 ile 38 derece arasına da' normaldir' diyemeyiz. Hele de böyle bir dönemde bu ateşi de 'koronaviral enfeksiyona bağlı ateş değildir' diyerek reddetmek pek mümkün değil" dedi.

Koronavirüse Karşı Bağışıklık Sistemini Güçlendirmek

Corona Virüs başta olmak üzere enfeksiyonların arttığı son günlerde bağışıklık sistemini güçlendirmenin önemi bir kez daha gündeme geldi. Peki bağışıklık sistemini güçlendirici takviyeler nelerdir? Bağışıklık sistemini güçlendirmek için hangi vitaminleri almalıyız?

Vitaminler, mineraller ve antioksidanlarla zenginleştirilmiş bir diyet uygulandığında enfeksiyon hastalıklarına yakalanma riskinin düştüğünü söyleyen Yeditepe Üniversitesi Hastaneleri İç Hastalıkları ve Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Gülçin Kantarcı bağışıklığı güçlendirmek için önerilerde bulundu.

Güçlü Birer Antioksidan: A ve E Vitamini 


Yumurta, süt, balık, ıspanak, portakal, havuç, yeşilbiber, kayısı gibi sarı, turuncu ve yeşil sebze ve meyvelerdeki A vitamini güçlü birer antioksidan. Bu besinlerin belirli ölçülerde tüketilmesi hastalıklardan korunmada önemli rol oynar.
A vitamini serbest radikallerle savaşan, cilt ve göz sağlığını destekleyen, kanserli hücrelerde DNA mutasyonlarını bloke ederek kanserle savaşan ve yaşlanmayı geciktiren antioksidan bir vitamindir.
E vitamininin en önemli özelliği güçlü bir antioksidan olmasıdır. Fındık, ceviz, badem gibi yağlı tohumlar, sıvı yağlar, yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller E vitamini zenginidir.
  • Günlük Alınması Gereken A Vitamini Miktarı 
Besinlerde A vitamini retinol ve A vitamini ön maddesi karoten olarak bulunur. Günlük ihtiyaç yetişkin erkek için 1000 mcg, kadın için 800 mcg‘dir.
  • Günlük Alınması Gereken E Vitamini Miktarı
Erişkinler için günlük ihtiyaç miktarı 8-10 mg / gündür.

Depresyona Karşı B12 Vitamini


Kobalamin olarak da adlandırılan B12 vitamini, insan vücudunun her hücresinde mevcut olan suda çözünen bir vitamindir. B12 vitamini, sekiz B vitamini çeşidinden en büyüğüdür.
Tüm dünyada B12 eksikliğinin önde gelen besin eksikliklerinden biri olduğu düşünülmektedir.
B12 Vitamini ruh halimize, enerji seviyemize, hafızaya, kalbe, cilde, saçımıza, sindirimimize ve daha pek çok şeye yarar sağlar. Aynı zamanda böbreküstü bezi yetersizliğinde, enzim üretiminde, DNA sentezi ve hormonal dengeyi içeren çoklu metabolik fonksiyonların oluşumunda, sinir ve kardiyovasküler sistemlerin korunmasında gerekli bir vitamindir.
  • Günlük Alınması Gereken B12 Vitamini Miktarı
Günlük alınması gereken B12 miktarının yetişkinler için günde 2-3 mikrogram/mcg ile 4-7 mikrogram/mcg arasında olması öneriliyor. Gebeler ve emzirenlerde  ihtiyaç miktarı artmaktadır.

C Vitamini 


C vitamini vücuttan zararlı maddelerin atılmasını sağlar, savunma sistemini güçlendirir. Yeşilbiber, maydanoz, tere, roka, karnabahar, ıspanak, portakal, limon, mandalina, kuşburnu gibi besinler bol C vitamini içerir. C vitamini kaybını önlemek için salatalar da meyve suları gibi tüketilmeden hemen önce hazırlanmalıdır.
Eksikliği bağışıklık sistemi, diş eti iltihabı ve kolay morarma gibi belirtilere neden olabilir. Tersine, yeterince almak hastalık ve enfeksiyondan korunmada, demir emilimini arttırmada ve hatta gut gibi ağrılı durumların riskini azaltmada yardımcı olabilir.
  • Günlük Alınması Gereken C Vitamini Miktarı
Vitamin C’nin günlük alınması gerekli miktar yetişkinler için günde 50-75 mg‘dır. 

D Vitamini


D vitamini sağlıklı kemik yapısını ve bağışıklık sistemini güçlendirir, depresyonun ve insülin direncinin önlenmesine yardımcı olur, anti-kanser özelliklerine sahip olabilir.
  • Günlük Alınması Gereken D Vitamini Miktarı
Erişkinlerde D vitamini alımı için güvenli üst sınır günde 4000, ilk yaşlarda ise 1000-1500 ünite civarındadır.

Kemik ve Kalp Sağlığı İçin K Vitamini


Kemik ve kalp sağlığında önemli bir rol oynayan yağda çözünen önemli bir vitamindir. Kemik mineralizasyonu ve kanın pıhtılaşmasında rol oynayan ana vitaminlerden biridir, ayrıca beyin fonksiyonlarının korunmasına, sağlıklı bir metabolizmaya ve kansere karşı korunmada yardımcı olur.
  • Günlük Alınması Gereken K Vitamini Miktarı
Erişkinler için günlük ihtiyaç dozu 65-80 mcg’dir.

Okul Ne İşe Yarar?

  Her kurum gibi okul için de bu "Okul ne işe yarar" sorusu sorulur ve sorulması gereken, çok önemli bir sorudur. Kişilerin nerede...