23 Ocak 2013 Çarşamba

Saman fiyatları rekor kırıyor

Yıldızeli ilçesinde Nisan ayının kurak geçmesi nedeniyle tarımda verim düşüklüğü yaşandı. Her yıl tarlarda kalan samanlar bu yıl az olması nedeniyle geçen yıllara oranla saman fiyatlarında yüzde 500 civarında artışın yaşandığı belirtildi. Bununla birlikte geçen yıl 200 ile 300 TL civarında satışa sunulan bir traktör samanın bu yıl 800 ile bin TL arasında alıcı bulduğu kaydedildi. Öte yandan saman fiyatlarının artmasıyla birlikte canlı hayvan fiyatlarında da ters oranda yarı yarıya düşüş yaşandı. Besicilik yapan çiftçiler saman kıtlığı nedeniyle kışın zor durumda kalmamak için şimdiden elindeki fazla canlı hayvanlarını çıkarmaya başladı.

Geçtiğimiz yıllarda 5 bin lira civarındaki bir büyükbaş hayvanın fiyatı bu yıl 2 bin TL civarında alıcı bulurken, küçükbaş hayvan fiyatının ise 4 yüz liraya kadar gerilediği bildirildi. Her yıl yaz aylarıyla birlikte anız yangınlarının çok olduğu bölgede ise bu yıl anız yangını meydana gelmedi. Pazarda saman satan Çiftçi Ali Navruz, "Geçtiğimiz yıllarda samanlar oldukça fazlaydı ve kilosu 10 kuruştan alıcı buluyordu. Çiftçilerin birçoğu samanına alıcı bile bulamadı.

Fazla gelen saman saplarını birçok çiftçi yakarak imha etti ya da tarlada çürümeye terk etti. Bu yıl ise verimin az olması nedeniyle tam tersi yaşandı. Her yıl elimizde kalan samanlarımız daha tarladan çıkmadan alıcı bulmaya başladı. Özellikle Karadeniz bölgesinden birçok kişi kamyonlarla saman satın almaya geldi. Bu nedenle bölgemizde saman fiyatlarında ciddi bir artış yaşandı. Eskiden kimse samının yüzüne bakmazken bu yıl altınla yarışır hale geldi. Bu durum çiftçileri olumlu yönde etkilediği gibi olumsuz yönde de etkiledi. Saman fiyatlarının artması hayvan fiyatlarının da yarı yarıya azalmasına neden oldu." dedi.

Saman fiyatlarının artmasından olumsuz etkilenen çiftçiler ise banka kredilerinin ertelenmesini beklediklerini kaydetti.

22 Ocak 2013 Salı

OKUMAK

Ülkemizde özellikle temmuz, ağustos ayları yayın hayatı için ölü mevsim sayılır. Genellikle kitapçılar okulların açılmasını bekler kitapların satılması için. Ancak o zaman kitapların okunacağını,  kitap piyasasında bir canlanma olacağını düşünürler.Ne de olsa yaz mevsimi deyince aklımıza deniz, doğa, daha bir özgürlük gelir. İnsan kapalı mekânlarda kitap okuyacak değil ya! Bu alışkanlıklar genelde bize özgüdür.
Yabancı turistler ülkemize geldiklerinde, tatilini geçirirken kitap okuma alışkanlıklarından kısa bir zaman bile olsa vazgeçmek istemiyor. Çünkü kitapsız bir hayat düşünemiyorlar. Bu sebepten çocuklarımıza kitap okuma alışkanlığını küçük yaşlarda vermeliyiz.Eve giderken hangimiz “Çocuğum sana bugün çok güzel bir hediye aldım, bil bakalım.”dediğimizde kaçından kitap cevabını alabiliriz? 
Kitap en büyük hediyedir insan için. Ekonomide, sosyal hayatın her alanında, insan ilişkilerinde yaşadığımız sorunların temelinde okumama alışkanlığımız yatıyor. Kalkınmak, ilerlemek hep kitaplarla mümkündür. Okumayan toplumlar yerinde sayıyor.
Çağımızda dünyayı, okuyan toplumlar yönetiyor.


Ömer PAMUK - 20.01.2013

'DEPREM DEDE'Yİ KAYBETTİK

'DEPREM DEDE'Yİ KAYBETTİK

Kamuoyunda ''Deprem Dede'' olarak bilinen Türk Kızılayı Genel Başkan Başdanışmanı Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara, tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti

Kamuoyunda 'Deprem Dede' olarak bilinen Prof. Dr. Ahmet Mete Işıkara hayatını kaybetti. 1999 Marmara depremi döneminde önemli açıklamalarda bulunarak kamuoyu tarafından tanınan Işıkara, akşam saatlerinde Göztepe Medical Park Hastanesi'nde son nefesini verdi.
Profesör Ahmet Mete Işıkara, 16 Kasım 2012 tarihinde solunum yetmezliği nedeniyle tedavi altına alınmıştı. 'Deprem Dede', nefes darlığı, yüksek tansiyona bağlı kalp yetersizliği nedeniyle 1 hafta yoğun bakımda kaldıktan sonra, 24 Kasım 2012 Cumartesi günü, sağlık durumunun iyileşmesi üzerine Yoğun Bakımdan Ünitesi'nden çıkarılmıştı.
 
AHMET METE IŞIKARA KİMDİR?
 
1941'da Mersin'de doğan Ahmet Mete Işıkara, 1954'te Mersin Lisesi'ni bitirdi. 1965 yılında İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Jeofizik Bölümü'nü bitirdi ve aynı bölüme asistan oldu.
 
1976 – 1983 yılları arasında Türkiye Ulusal Jeodezi ve Jeofizik Birliği Ulusal Jeomagnetizma ve Aeronomi Komisyonu Başkanlığı yaptı. 1979 – 1982 yılları arasında Avrupa Depremlerin Önceden Belirlenmesi Çalışma Grubu'nda koordinatör olarak çalıştı. 1980 – 1983 yılları arasında Türkiye adına Avrupa Konseyi Deprem Uzmanları Komitesi'nde temsilcilik yaptı.
 
1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi'nde göreve başladı. 1985 yılında Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırmaları Enstitüsü'nde müdür yardımcısı oldu. 1991 yılında Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırmaları Enstitüsü'nde müdür oldu.
 
Ahmet Mete Işıkara, ayrıca AHDER (Afete Hazırlık ve Deprem Eğitim Derneği)'in yönetim kurulu başkanlığı da yaptı.

Elma dünyaya nereden gelmiş?

Elmanın yararları tartışıladursun, elmanın nereden geldiğini merak ediyor musunuz?
Ediyorsanız, haydi gelin beraber öğrenelim!
Kiminiz Cennet diye düşünüyor olabilirsiniz, ama İngiliz bilimadamlarına göre "cennet bahçeleri!"
Oxford Üniversitesi biyologları, son teknolojiyle elma DNA'sı üzerinde yaptıkları araştırmalara dayanarak, geze­gende yenilebilir ilk tatlı elmanın Kazakistan'ın Çin sınırına yakın dağlarında iki bin metre yükseklikte yetiştiği görüşünü ortaya attı.
Evet yanlış duymadınız, İngiliz bilimadamları elmanın ana vatanının, Kazakistan dağlarındaki "cennet bahçeleri" olduğunu iddia etti.
Günümüz elma türlerinin "atalarının" halen bu dağlarda doğal ortamda yabani halde yetiştiğini belirten "Elmanın Tarihi" kitabının yazarı Dr. Barrie Juniper, eski dönemde buranın farklı meyve ağaçlarından oluşan ormanlarla kaplı olduğunu kaydetti.
Elmanın DNA'sından bunları öğrenme zamanımız gelmişse, insan DNA'larından da çok şey öğrenebiliriz.
Peki, bu elma dünyaya nasıl yayıldı?
Juniper, elmanın gezegene önce tatlı ve sulu elmaları seven ayılar ve daha sonra da atlar vasıtasıyla yayıldığını söyledi.

Bir virüsü incelediğinde hayrete düşmeyen bilim adamı var mıdır?

Bir virüsü incelediğinde hayrete düşmeyen bilim adamı var mıdır?
Küçücük gözle görülemeyen bir virüsü elektron mikroskobunun altında inceleyen bir bilim adamı nasıl muazzam detaylarla karşılaşır biliyor musunuz? Küçücük bir virüsün koskoca bir insanı kolayca öldürebildiğini düşünürseniz ne kadar güçlü olduğunu anlayabilirsiniz. Peki hücrenin içine girdiğinde değişik taktikler izlediğini görseniz ne yaparsınız? Mesela bir virüs milyonlarca sene hiçbir işlem yapmadan bekleyebilir. Fakat hücrenin içine girer girmez aktive olur. Hücrenin içine girerken önce hücrenin koşulları uygun mu diye kontrol eder. Gözü, kulağı, bilinci, beyni, hatta organeli bile olmayan virüsün bunu yapması son derece ilginçtir. 
Hücreye giriş yaptıktan sonra hemen DNA’nın olduğu yere, yani hücre çekirdeğine doğru yol alır. Hiç vakit kaybetmeden kendi DNA’sını hücrenin DNA’sına yerleştirir ve hücre farkında olmadan yeni virüsler üretmeye başlar. Hücre bu işlem sırasında yeni proteinler ürettiğini sanır. Bazen virüsler genetik yapılarında değişiklik yaparlar. Örneğin HIV (Aids) virüsü. Aids hastalığına bu yüzden bir türlü çare bulunamamaktadır. 
Asıl şaşırtıcı olan kendi DNA'sı dışında hiçbir yabancı maddeye geçiş izni vermeyen hücre gibi bir organelin nasıl bir virüsün oyununa gelebildiği, virüsün bunu hangi güç ve olanaklarla yapabildiğidir. Virüs, hücrenin içine girerek kendisine bir yer edinmekle kalmamakta, aynı zamanda hücrenin imkânlarını kullanarak üreyebilmektedir. Burada sergilenen şuurlu davranış bilim adamları tarafından hala anlaşılamamaktadır. 
Hücre, içine giren virüsün etkisiyle ölüme doğru gider, ama parçalanmadan önceki son anına kadar tüm enerjisini içindeki bu yabancı madde için harcayacaktır. Nitekim hücre ölüp parçalandığında, artık üremiş ve son derece güçlenmiş olan virüs, diğer hücrelere doğru yayılır. 
Bu istilanın hızı gerçekten de hayret vericidir. Kimi salgınlar, sadece insanları değil, kitleleri birkaç günde ortadan kaldıracak kadar güçlü virüslerin sayesinde meydana gelmiştir. Örneğin 1918 yılında ortaya çıkan bir grip salgını 20 milyondan fazla insanı, hastalığın belirtileri ilk ortaya çıktıktan sonraki saatler içinde öldürmüştür. 1 
Tek bir virüsün gerçekleştirdiği bu şuurlu olay üzerinde biraz durup düşünmek gerekir. Virüs adını verdiğimiz ve sadece bir dış kabuk ve DNA'dan ibaret olan canlı, milyonlarca sene sessiz kaldıktan sonra nereden emir alarak, başlama kararını nasıl ve ne zaman vererek hücre içine girmektedir? Adeta bir taş gibi cansızken, hücre içinde nasıl canlanmakta ve üreyebilmektedir? Cansız geçirdiği yıllar boyunca onun varlığını muhafaza eden unsur nedir? Dahası, bir virüs insan vücudundaki bir hücreye girerek tüm vücudu istila edebilecek bir bilgiye nasıl sahip olabilir? Bu bilgi söz konusu canlının neresinde saklıdır? Bu canlı bu bilgiyi nasıl kullanabilir? 
Bazı evrimciler bunun bir sözde evrim mekanizması olan mutasyon olduğunu iddia ederler. 
Fakat bütün bunların mutasyonlarla oluşması imkânsızdır. Mutasyonlar genlerdeki kopma ve bozulmalardır. Yapıya sadece zarar verir ve hiçbir yararı da yoktur. Bir pencereyi kırarsak bu onu kapı yapmaz. Sadece kırık bir pencere olur. İşte bu mutasyondur. Hiçbir şeyi geliştirmez ve yeni bir özellik katmaz. 
Virüsün genlerinde yaptığı değişikliklerin varyasyonları yine genlerinde önceden kodludur. Sonradan ortaya çıkmış bir özellik değildir. Hiçbir virüsün günün birince hücreye dönüştüğü de gözlemlenmemiştir. Nitekim zaten bu bilimsel olarak imkânsızdır. 
Virüs bazı evrimcilerin sandığı gibi hücreden önce oluşmuş olan ilkel yaşam formu değildir. Çünkü virus kendi enerjisini üretemez, kendi proteinini üretemez, kendi genlerini üretemez. Bütün bunları yapması için mükemmel bir hücreye ihtiyacı vardır. Mükemmel formda bir hücre olmadan virüs asla çoğalamaz ve virüs üretimi gerçekleşemez. Yani virüsten önce hücrenin var olmuş olması gerekir. Bu da virüsün hücre öncesindeki sözde ilkel yaşam formu olduğu iddiasını bilimsel olarak temelden çürütür. 
21. yüzyıl mikrobiyolojide yaşanan gelişmeler evrim teorisinin çöküşünü hazırlamıştır. Bazı bilim adamları bu gerçeği itiraf etmekten çekinmez: 
“Çöküşte olan Darwin'in teorisi doğa âleminde ispatlanması gereken tek gerçek değildir. Bilimsel araştırmaların bir sonucu değildir, ama kesin olarak hayal gücünün bir ürünüdür.” Dr. Albert Fleischman (Zoolog) 2 

20 Ocak 2013 Pazar

ARAYI ARAYI BULSAM İZİNİ

ARAYI ARAYI BULSAM İZİNİ

Arayı arayı bulsam izini
İzinin tozuna sürsem yüzümü
Hak nasip eylese görsem yüzünü
Ya Muhammed cânım arzular seni

Bir mübârek sefer olsa da gitsem
Kâbe yollarında kumlara batsam
Hub cemâlin bir kez düşde seyretsem
Ya Muhammed cânım arzular seni

Zerrece kalmadı gönlümde hile
Sıdk ile girmişem ben bu hak yola
Ebu Bekir, Ömer, Osman da bile
Ya Muhammed cânım arzular seni

Ali ile Hasan Hüseyin anda
Sevgisi gönülde mahabbet canda
Yarın mahşer günü olur dîvânda
Ya Muhammed cânım arzular seni

Arafat dağıdır bizim dağımız
Anda kabul olur bütün duamız
Medine’de yatar Peygamberimiz
Ya Muhammed cânım arzular seni

Yûnus medh eyledi seni dillerde
Dillerde dillerde hem gönüllerde
Ağlayı ağlayı gurbet illerde
Ya Muhammed cânım arzular seni


Hub:Güzel,sevimli
Cemâl: Güzellik, yüz güzelliği
Sıdk: Doğruluk
Mahabbet: Muhabbet
Mahşer: Kıyametten sonra insanların yeniden dirilip toplanacağı yer
Medh eylemek: Övmek

19 Ocak 2013 Cumartesi

Dünden bugüne cahiliye


Dünden bugüne cahiliye
İslam Başaran / İslam ve Hayat
Bugünki toplumda yaşanan din tamamıyla batıllaşmış, İslam dışı bir din haline getirilmiştir. Atalardan kalma batıl inançlarla doldurulmuş olup gerçek islam, dininden uzaklaştırılmıştır. Tıpkı bundan bindörtyüz yıl önce cahiliye döneminde yaşanmakta olan din topluluğu gibi. Cahiliye döneminde insanlar fuhuş, zina, faizcilik, bebekleri diri diri gömerlerdi günümüz de ise kürtaj ile bebekleri katletmekteler günümüz de olduğu gibi o dönemde de toplum olarak ayıplanmazdı, normal gibi görülüp yaşam haline getirilmişti tıpkı günümüz de olduğu gibi. 
Cahiliye döneminde ki insanlar kendi elleriyle yonttuğu taştan, tahtadan putlara saygı gösteriyor o heykellere tapıyorlardı, o gün ki putların isimleri Hubel, Lat, Menat, Uzza adı verilmişti bu putlar aslında o dönem de yaşayan toplum da belli bir saygınlık kazanmış kişilerdi zamanla putlaştırılmışlar ve tapınır hale getirilmişlerdir. Hatta o heykellere kurbanlar adıyorlar tarımdan elde ettikleri hasatların belli bir kısmını heykellerin önüne bırakıyorlardı.
Bugünki toplumumuzdaki insanların fıtratları bozulmuş yine putculuk yaşamlarına dönüş yapmışlardır, günümüzde ki heykellerin (putların) önüne çelenkler bırakılıp o heykellerin karşısında saygı duyulmakta onu ata olarak ilan etmekte olup onun kanunlarını kabul edip  allah’ın kanunlarını red edip onun kanunlarını çağdaş, ilerici görüp benimsemek bunu yaşam haline getirerek insanlara dayatmakta olup bu yaklaşım toplumu, insanları  din içerisinde şirk’e sürüklemekte  Allah’ın koymuş olduğu kanun ve hükümleri gericilik, yobazlık, örümcek kafalılık die göstermek  te olup Allah’ın dinini ve kanunlarını küçümseyerek toplumu, insanları kafirliğe ve müşkirliğe  itmektedirler. Bu heykeller bizlerin hayatı içerisine kadar girmiştir.
Meydanlarda, okullarda, devlet dairelerinde, işyerlerinde, tıpkı cahiliye dönemindeki insanların yaşamı gibi bizler de toplum olarak yaşamaktayız. Peki bu cahiliye hayatından nasıl kurtulabiliriz? Yüce Allah bizlerin kurtuluşa ermesi için indirdiği Kur’an yoluyla, Allah’a ve peygambere itaat ederek,  Allah’a ortaklar koşmayarak... Bizlere kurtuluşun kapıları ancak böylelikle açılır. İnsanların kendi elleriyle yontuğu taştan, tahtadan, putlarla ilgili Rabbimiz bizleri kitabı Kur'an’da ayetleriyle uyarmıştır. 
De ki: "Allah'ı bırakıp da, sizin için ne bir zarara ne de bir yarara gücü yeten şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir." maide/76   
Kim, Allah'ı bırakıp da, kıyamet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek şeylere tapandan daha sapıktır? Oysa onlar, bunların tapınmalarından habersizdirler. Ahkaf/5
De ki: "Allah doğru söylemiştir. Öyle ise hakka yönelen İbrahim'in dinine uyun. O, Allah'a ortak koşanlardan değildi."  Al-i imran/95
Yüce Allah  böylece, insanları ayetleriyle uyarıyor ve dosdoğru yola (Kur'an’a) yönlendiriyor.  Putlara, heykellere tapmak,  saygı göstermek Allah’a ortak koşmak gibi davranışlar tamamıyla İslam dışı olmakta ve şirk günahına tekamül etmektedir.      Şirk günahı: Allahtan başka birtakım insanların veya kurumların da hükümde söz sahibi olabileceklerine inanmalarıdır. Bunun da nedeni ise insanların Kur-an'dan uzaklaşmış olmasıdır. Bu uzaklaşma insanları batı kültürüne çekmekte,  tamamıyla batılılaşma duygusuyla, onlar gibi olma, onlar gibi giyinme, onlar gibi yaşama istek duygusu onlarla özleşme mücadelesi insanları ve toplumu dinden ve Kur-an'dan kopma noktasına getirmiştir.
Bu kopukluk insanlara cehennem kapılarını açmıştır. İnsanlar farkında olmadan kendilerine kâfirlik, müşriklik, fasıklık sıfatlarını kazanmışlardır. Müşrik:  Allah’ın hükümlerini reddedip Allah'a karşı ortak koşmak, Allah'ın emirlerine başkaldırmaktır. Şirk günahı ve müşriklikle ilgili Rabbimiz bizleri kitabı Kur-an’da ayetleriyle uyarmıştır.    
Şüphesiz Yüce Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah) ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur. Nisa/48 
…Allah'a ortak koşan, (topluluk) kuşkusuz, derin bir sapıklığa düşmüştür. Nisa/116    
Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun. Allah'ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler. Rum/30  
Bunlar, Rabbinin sana vahyettiği bazı hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilah edinme. Sonra kınanmış ve Allah'ın rahmetinden kovulmuş olarak cehenneme atılırsın. İsra/39  
Evet, kötülük işleyip suçu benliğini kaplamış (ve böylece şirke düşmüş) olan kimseler var ya, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi kalacaklardır. Bakara/81    

Okul Ne İşe Yarar?

  Her kurum gibi okul için de bu "Okul ne işe yarar" sorusu sorulur ve sorulması gereken, çok önemli bir sorudur. Kişilerin nerede...